• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloPazar, Kasım 26, 2006

    <$Blo

    İlk kez 1991 yılında şanlı, şöhretli “gerçek” nobel ödüllerine alternatif olarak “Yararı Kuşkulu Araştırmalar Kayıt Defteri” (Annals of Improbable Research) adlı mizah dergisince düzenlenen Ig Nobel törenleri, gerçek Nobel sahiplerinin de katıldığı, eğlenceli gösteriler, yarışmalar ve atışmalarla ilgili odağı olmayı sürdürüyor. “Yeniden üretilemeyecek ve üretilmemesi de gereken başarılar” için verilen ödüllerin bu yılki sahipleri şunlar:

    ORNİTOLOJİ: Kaliforniya Üniversitesi’nden (Davis) Ivan Schwabb ve Kaliforniya Üniversitesi’nden (Los Angeles) R.A.May, ağaçkakanların neden baş ağrısı çekmediklerini açıkladıkları için.

    BESLENME: Kuveyt Üniversitesi’nden Wasmia al-Houty ve Kuveyt Çevre Sağlığı Dairesi’nden Faten al-Musallam, bok böceklerinin yemek seçtiklerini ortaya çıkardıkları için.

    BARIŞ: Howard Stapleton. Yalnızca gençlerin duyabildiği, yetişkinlerin ise algılayamadığı bir ses aralığında çalışan elektromanyetik bir “gençsavar” icat edip, daha sonra aynı teknolojiyi hocaların duymadığı, yalnızca gençlere yönelik cep telefonu zil sesleri geliştirdiği için.

    AKUSTİK: Harvard Öncü Tıp Derneği, Brandesi ve Northwestern Üniversiteleri’nden Lynn Halpern, Vanderbilt ve Northwestern Üniversiteleri’nden Randolph Blake ve Michigan ve Northwestern Üniversiteleri’nden James Hillenbrand. “Karatahtaya sürtülen tırnakların çıkardığı sesin insanları neden rahatsız ettiği” konusunu aydınlatmaya yönelik deneyleri için.

    MATEMATİK: Avustralya Commonwealth Bilim ve Araştırma Enstitüsü’nden Nic Svenson ve Piers Barnes. Bir grupta (neredeyse) hiç kimsenin gözünü kırpıştırırken görünmemesi için çekilmesi gereken fotoğraf sayısı konusundaki araştırmaları için.

    EDEBİYAT: Princeton Üniversitesi’nden Daniel Oppenheimer. “Gereğine bakılmaksızın kullanılan uzun söylemlerin sonuçları: Gereksiz yere kullanılan uzun sözcüklerle ilgili sorunlar” adlı araştırması için. Oppenheimer’ın ödül törenindeki nutku: “Kısa konuşma zekayla ilişkiliymiş. Teşekkürler”.

    TIP: Tenessee Üniversitesi Tıp Fakülesi’nden Francis M. Fesmire. “Sürekli Hıçkırığın Dijital Rektal Masajla Durdurulması” adlı bilimsel raporu için. Fesmire, ödül töreninde yaptığı açıklamada yöntemin Vagus Siniri’nin stimüle edilmesiyle ilgili olduğunu ve daha önce de hızlı kalp atışlarını normale döndürmek için kullanıldığını vurguladı. Amerikalı doktor, bununla birlikte acil servisteyken gelen bir vakaya son çare olarak anuse parmak sokma yöntemini “ilk ve son kez” uyguladığını, orgazmla sonuçlanan cinsel ilişkinin hıçkırığa tutulmuş kimselerin daha çok tercih edebilecekleri, denenmiş bir yöntem olduğunu da açıkladı.

    FİZİK: Pierre ve Marie Curie Üniversitesi’nden (Paris) Basil Audoly ve Sebastian Neukirch. Kuru spagetti çubuğunun neden ikiye değil de daha çok parçaya bölündüğü gizemini açıklamaya yönelik çalışmaları için.

    KİMYA: İspanya Valencia Üniversitesi’nden Antonio Mulet, Jose Havier Benedito ve Jose Bon ile Balear Adaları Üniversitesi’nden Carmen Rossello. “Çedar peyniri içindeki ultrasonik hızın ısıyla ilişkisi” konusundaki araştırmaları için.

    BİYOLOJİ: Hollanda Wageningen Tarım Üniversitesi, Tanzanya Ulusal Tıp Araştırmaları Enstitüsü ve Uluslararası Atom Enerjisi Ensitüsü’nden Bart Knols ile yine Wageningen Tarım Üniversitesi’nden Ruurd de Jong. Dişi Anofel cinsi sivirisineğin, insan ayak kokusu ile limburger peynirinin kokusunu aynı derecede çekici bulduklarını gösterdikleri için.

    (Bilim ve Teknik Dergisi, Kasım 2006 sayısı, sayfa 13).

    Ayrıca bkz:
    http://improbable.com/
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Ig_Nobel_ödülleri
    http://en.wikipedia.org/wiki/Ig_Nobel_Prize
    <$BloCuma, Kasım 24, 2006

    <$Blo


    Firansa Cemahiriyesi ile aramızın limoni olduğu bir dönemde bir Fransız'ı anmak nasıl karşılanır bilmiyorum ama önce Beyazperde'den sonra diğer haber ajanslarından okuduğum bir haberi paylaşmak istedim.

    Fransız oyuncu Phillippe Noiret (1930-2006) bugün itibariyle hayata gözlerini yummuş bulunuyor.

    Onu Guiseppe Tornatore'nin Oscar'lı filmi Cennet Sineması'nda (Nouvo cinema Paradiso - 1988) ihtiyar makinist Alfredo ve Michael Radford'un Postacı'sında (Il Postino - 1994) şair Pablo Neruda rollerinden tanıyoruz. Bunların dışında aklımda yer eden bir başka filmi, D'Artagnan'in Kızı (La Fille de d'Artagnan - 1994).

    Toprağı bol olsun diyelim.

    <$BloPerşembe, Kasım 16, 2006

    <$Blo



    Kalbin elektrik aktivitesini saptayabilmek ve bunu görünebilir hale getirmek için 19.yy’ın sonlarında başlayan çalışmalar Augustus Waller’in önemli hamleleriyle belirgin bir hız kazanmış ve bunun sonucunda bugün temel tıp pratiğinde yaygın olarak kullanılan elektrokardiyografi bulunmuştur. Bu sayede kalbin elektriksel hareketi, ritmi ve hızı vb. hakkında elektrokardiyograf kullanılarak artık birkaç dakikada kağıt veya bir ekran üzerine aktarım ile kolayca bilgi sahibi olunabilir.
    Elektrokardiyografinin elde edilmesinin ardından birçok kalp hastalığının tanısı ve buna bağlı olarak da tedavisi kolaylaşmış, mesela ciddi bazı ritim bozuklukları basitçe tanınabilir hale gelmiş ve uygun tedavileri yapılabilmiştir. Elektrokardiyografi için yola çıkan insan şu anda elektrofizyolojik yöntemler ile kalp odacıkları içerisinde anormal ritim çıkaran kısımları hücresel düzeyde lazer, radiofrekans işlemciler vb. yöntemler ile doğrudan saptayıp ortadan kaldırabilir haldedir.
    Kalbin yavaş atmasına (veya hızlanamamasına) neden olan önemli ritim bozukluklarının EKG yolu ile saptanabilmesinden sonra bunlara dışarıdan müdahale edebilir miyiz sorusunun getirdiği önemli bir teknolojik gelişme 1960’lı yıllarda kullanılmaya başlanılan kalp pilleridir. İlk yıllarda bunlar büyük, kaba görünümlü, az ömürlü, kalp içindeki telleri sert bir haldeyken ve çok az ve seçili hastalara uygulanabilirken şimdilerde neredeyse aylık bebeklere dahi takılabilecek hale getirilmiş, 30 gramlık, 2-3mm kalınlığında 3-4 cm genişliğinde aletlerdir.
    Bir sürü hayat kurtuldu bu sayede.
    Biz kalpten devam edelim yine…
    Hemen hepimizin çevresinde, ailesinde veya çok yakınında mutlaka kalp krizi geçiren, kalp ameliyatı, hani meşhur bypasstan olanlar vardır mutlaka, bilmem kaçınız düşündü bu ameliyatların nasıl yapıldığını? Elbette öyle kendiliğinden gelişmeler veya rastlantılarla olmadı tüm bu gelişmeler. 1950’li yıllarda üstat Lillehei ve arkadaşları kalp hastalıklarından ölümleri azaltabilmek, birşeyler yapabilmek için şunu düşünürler: hasta bir kalbi onarabilmek için ona hakim olmamız, yani onu durdurmamız, devreden çıkarmamız gerek, ama bunu yaparsak organlara oksijeni neyle sağlayabiliriz? İşte bu temel soruyu çözmek için çok çalışan bu insanlar sonunda pompa, cardiopulmoner bypass aletini geliştirdiler ve başarıyla kullanmaya başladılar. Şimdilerde daha da geliştirilen bu alet sayesinde 3 kg’lık bebekler dahi en ağır hastalıklardan kurtulabilir hale geldiler.
    Birçok hayat kurtarıldı bu sayede.
    Birkaç yıl önce, çok değil milenyuma girmek üzereyken ülkenin dördüncü büyük şehrinde 4 kardeşin birden birkaç gün arayla difteri nedeniyle öldüğünü, tetanos nedeniyle yenidoğan bebeklerin kaskatı halde günlerce yaşam savaşı verdiklerini gördüm. Bu çocukların şanssızlıkları aşılara inanmayan veya aşıların onları kısırlaştıracağını düşünen ebeveynlerinin olmasıydı.
    Robert Koch sayesinde tüberküloz ince hastalık olmaktan çıktı, Pasteur ve Jenner sayesinde kuduzla başedildi ve çiçek gibi kitlesel ölümlere yol açan bir hastalık ortadan kaldırıldı.
    Ve çok geriye, ta Arşimed’e kadar gitmeye gerek yok, sadece 100 yıl önce Marie Curie, patent ve para, şan ve şöhret kaygıları olmadan radyumun peşinden kansere koşarak ölmedi mi?
    Çocuklarımıza bırakacağımız gelecekte hala akıla ihtiyacımız olduğunu, bizim ve bizim gibi doğulu toplumların henüz Akla Veda diyecek durumumuz olmadığını düşünüyorum. Ve evet bence yaşasın Bilim!


    <$BloCumartesi, Kasım 11, 2006

    <$Blo


    Saç konusunu dert edecek birisi olmadığımı tanıyanlar bilir. Bunun nedeni, sadece hayatın küçük ayrıntılarını pek fazla umursamamam değil, aynı zamanda rüzgarda dalgalanan pek fazla saça sahip olmamam. Ancak birisi bana ısrarla bir şeyler satmaya çalışıyorsa fena derecede asabım bozuluyor. İyi bir tv izleyicisi değilim ama ne zaman tv'yi açsam karşıma steril giysileri ve uzay üssü gibi dekore edilmiş ortamlarında çalışan bilimadamları çıkıyor. Ellerinde genellikle deney tüpleri oluyor, bazıları mikroskopun başında oturuyor; çoğu gözlüklü ve beyaz gömlek giymiş bu insanlar anlaşılıyor ki işlerinin uzmanı, iyi eğitimli ve kendilerini insanlığın iyiliğine adamış fedakar insanlar. Bu imajlarına baktığımda bir NASA'yı tanırım bir de Saçbilim Enstitüsü'nü. Bu iki kurum insanlığın geldiği en ileri teknoloji düzeyini temsil ediyorlar ve bazı ürünleri bizim iyiliğimiz için onaylıyor ya da üretiyorlar.

    Kafayı fena halde taktığım için üşenmedim yüce bilgi kaynağı Google'a başvurdum ve gerçekten de Saçbilim Enstitüsü diye bir yerin olduğunu öğrendim. Hem de 1902'den beri. Enstitünün kuruluş tarihi 1907 olsa öfkem dinecek, sakinleşecek ve araştırmamı sona erdirecektim lakin böyle olmadı. Enstitü bir web sitesiyle kendisini tanıtmış. Trikoloji saç gelişimi ve hastalıklarını inceleyen bilim dalıymış. Enstitü varlığını şöyle açıklıyor:

    "The Institute of Trichologists is a non-profit organisation; it exists by student fees and membership subscriptions and with the support of companies in the wider hair care and pharmaceutical industries."

    Öğrencilerden aldıkları ücretlerle ayakta kalan bir bilim kuruluşu ile karşı karşıyayız. Ayrıca saç sağlığı şirketleri ve ilaç endüstrilerinden aldıkları destekler de belirtilmiş. Şurada verilen listede enstitünün onayını almış İngiltere'deki kliniklerin bir listesi var. Oldukça uzun bir liste. Anlaşılan o ki İngilizler saçlarına oldukça düşkünler.

    Geniş insan kitlelerini yönetmenin bugüne kadar bilinen en iyi yolu kitle iletişim araçlarıdır. Kitle iletişim araçları aynı zamanda geniş kitlelere bir şeyler pazarlamanın da en iyi yoludur. Bilim ve teknoloji (ki çoğunlukla bu iki kavram karıştırılır ya da daha doğru bir ifadeyle geniş kitleler bilim ve teknoloji arasında ayrım gözetmez) kitle iletişim araçları sayesinde pazarlamanın en önemli kozlarından biri haline gelmiştir. İnsanlık teknolojideki gelişmeler yüzünden şaşkındır. Toffler buna "gelecek şoku" demişti. Teknoloji hepimizin gözünü boyuyor, bu sayede ve farkında olmadan tüketim lordlarının otoritesini çok daha kolay kabulleniyoruz...

    Arşimet'in ölümü ile ilgili bir öykü anlatılır, ne derece gerçektir bilinmez: Arşimet (Archimedes MÖ 287-212) pek çok kişi tarafından bütün zamanların en büyük matematikçilerinden biri olarak kabul edilir. Sonsuz küçükler hesabından yüzyıllar önce sonsuz küçükler hesabını ilk kez düşünmüş, düzensiz-karmaşık bir yüzeyin alanını ölçme yöntemleri üzerinde çalışmıştır. Roma donanması Arşimet'in içinde olduğu kıyı kentini (Sirakuza) denizden kuşatır. Arşimet yaptığı çukur aynalarla Akdeniz güneşinden faydalanarak Roma Donanması gemilerinin yelkenlerini yakmayı başarır. Roma işgaline engel olamaz ama en azından geciktirir. Kente eninde sonunda giren Roma komutanı, bu büyük dehaya hayranlığını gösterebilmek amacıyla bulunup huzuruna getirilmesini ister. Evinin bahçesinde geometri çalışırken komutanın talebini ileten askere çalışmasını yarım bırakmak istemediği için "beklesin" der. Asker ısrar eder ve Arşimet askere bir tokat atar. Bunun üzerine hiddetlenen asker Arşimet'i öldürür... Arşimet için bilim yapma motivasyonu ölümüne sebep olmuştur.

    İşte bugün de, aynı motivasyonla çalışan bilimadamları, saçlarımızın rüzgarla dalgalanması ya da yüzümüzde daha az kırışıklık olması için ve yahut çamaşır makinelerimizin rezistanslarının kireçlenmemesi için kendilerini paralıyorlar. Yaşasın bilim!
    <$BloPazartesi, Kasım 06, 2006

    <$Blo



    Damir Niksic isimli Bosnalı sanatçının hazırladığı "If I wasn't Muslim" videosu, Norman Jewison'un yönettiği Damdaki Kemancı filminde ana karakter Tevye'nin söylediği "If I were a rich man / Ah bir zengin olsam ben" şarkısının hoş bir uyarlaması.
    <$BloPazar, Kasım 05, 2006

    <$Blo

    1997 yılında öldürücü bir virüs yüzünden 5 milyar insan ölecek. Hayatta kalanlar gezegenin yüzeyini terk edecekler. Hayvanlar bir kez daha dünyanın hakimi olacaklar.

    Paranoyak şizofren teşhisi konmuş bir hastayla yapılan görüşmeden alıntılar. 12 Nisan 1990, Baltimore Bölge Hastanesi.