• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloCuma, Eylül 23, 2005

    <$Blo


    Bazı ezgiler beni uzaklara götürür. Koskoca evrendeki yerimi, hatırlatır. Hayatın hüznünü taşır, her bir nota. Bir insan olduğumu unuttuğumda, hayatın karmaşasıyla... Bir flütün tınıları bana fısıldar: "Bir ağacın dalına konmuş serçe gibisin... Küçücük yüreğin sana "şimdi" dediğinde uçup gideceksin... Senin de doğanda bir yolcu olmak var..." Bazı şarkılar vardır. Nedeni bilinmez bir kan bağı vardır aramızda. Müziği beni anlatır, ben o notalardan biriyimdir sadece. Belki de bir "gezgin" olamadığım halde, gerçek gezginlerin öyküsünü anlatan biri olmakla yetinmeliyim... Gezgin ise, hep çekip gider... Gezgin; nerede olduğunu bileceği, o günün hayalini kurar. Ben ise sadece onu izlerim. Gezginin öyküsünü anlatmak isterim... O yolcudur... Hep yoldadır. "Hayır" demek için bir sebebi yoktur. Zamanı geldiğinde çeker gider.... Tırmanılacak bir dağ, her zaman vardır.

    Sayılı Günler


    Yolcu, kenti hep terkeder
    Hiç geri dönecek zamanı olmaz...
    Eğer yol, O'nu bir yere götürmüyorsa da,
    Umurunda değildir...

    Yolcu, hep evini terkeder
    Bildiği tek hayatı
    Her an, zamana karşı bir yarış gibi gözükürken
    Her zaman, bir dağ daha vardır tırmanılacak...

    Günler, sayılardır...
    Yıldızları izle ki;
    Ancak o kadar uzağı görebiliriz
    Bir gün, nerede olduğunun bileceksin
    Hatırla ki;
    Günler sayılardır
    Yıldızları say,
    Ancak o kadar uzağa gidebiliriz
    Belki bir gün, nerede olduğunu bileceksin

    Yolcu, sabah gelgitini bekler
    Öte yanda ne olduğunu hiç bilmez
    Ama derinlerde bir şey...
    Ona hep gitmesini söyler
    "Hayır" demek için de bir neden bulamaz

    Yolcu, sadece gelip geçer
    O seni hiç anlamaz
    Gerçek denen şeyi terkederek, ne bulacağından emin olmadan...
    İçimdeki yolcu ise hep peşimdedir...

    Günler sayılardır
    Yıldızları izle
    Ancak o kadar uzağı görebiliriz
    Birgün, nerede olduğunun bileceksin
    Hatırla ki;
    Günler sayılardır
    Yıldızları say ki;
    Ancak o kadar uzağa gidebiliriz
    Belki birgün, nerede olduğunu bileceksin...

    Days Are Numbers - Alan Parsons Project.
    Written by Eric Woolfson and Alan Parsons. Lead Vocals - Chris Rainbow. Çeviri Don Quijote.
    <$BloSalı, Eylül 20, 2005

    <$Blo


    1920'li yıllar... Kırgızistan. İdealist bir köy öğretmeninin hüzünlü hikayesinden bir kesit:

    Hatırlıyorum, kıpkırmızı olmuştu yüzüm, tezeğin bırakılmasını unutmamıştı demek. Mutluydum, yedi kat gökte uçuyordum. Duyşen sevindiğimi anladı.
    Gözleriyle beni okşayarak; - Benim temiz yavrum, duru kaynağım, dedi. Ne kadar da akıllısın... Ah, seni şehre, okumaya bir gönderebilsem! Büyük bir insan olurdun! Dönüp kıyıya doğru bir adım attı. Gözlerimin önünde şimdi: Gürültülü derenin kıyısında durmuş; ellerini başının arkasına kavuşturmuş; parlayan gözleriyle, tepelerden gelen rüzgarın kovaladığı beyaz bulutlara bakıyor... O anda ne düşünüyordu acaba? Beni şehirde okula göndermeyi mi? Ben onun kaputuna sarınmış şunları düşünüyordum: - Keşke ağabeyim olsaydı Duyşen! Kollarına atılıp ona sarılır, gözlerimi yumar, en tatlı sözleri söylerdim kulaklarına. N'olursun Tanrım, Duyşen ağabeyim olsun! İnceliği, iyiliği, geleceğimizi düşündüğü için hepimiz seviyorduk öğretmenimizi. Küçüktük ama onun bu erdemlerinin hepimiz farkındaydık. Yoksa her gün o uzun yolu alır mıydık? Rüzgarda, karların arasında bata çıka, soluk soluğa tırmanır mıydık o tepeyi? Kendi isteğimizle geliyorduk okula. Gidip o soğuk ahırda donmamız için hiç kimse zorlamıyordu bizi. Okul öylesine soğuktu ki, birbirimizin yüzüne, ellerine, elbisesine hohlasak, hohladığımız yer hemen buz tutuyordu. Bazılarımız oturup Duyşen'i dinlerken ocağın yanında sırayla ısınıyorduk. (çeviri: Ülkü Tamer)
    ...
    Çevirmen, yazar, gazeteci ve devlet adamı Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın Talas Eyaleti'ne bağlı Şeker Köyü'nde doğar. Eserlerini Kırgızca ve Rusça kaleme alır. Aşk, dostluk, 2.Dünya Savaşı'nın acı ve kahramanlıklarını konu edinir çoğunlukla... Kırgız geleneklerine de sıkı sıkıya bağlılığı tercih eder. İnce ve duyarlı gözlemler, hayatı anlamak için gereken araç gereçtir. Elveda Gülsarı, Toprak Ana, Beyaz Gemi, Selvi Boylum Al Yazmalım, Gün Uzar Yüzyıl Olur, Cengiz Han'a Küsen Bulut en çok bilinen kitaplarından... Aşağıdaki fotoğrafın kesip attığımız kısmındaki Don Quijote ile birlikte, kendi adını almış bir okulun bahçesinde objektifimiz önünde, Kırgız öğrencilerle birlikte görülüyor. 2004 Bişkek, Kırgızistan.


    <$BloÇarşamba, Eylül 14, 2005

    <$Blo






    Hiç Nietzsche okudun mu? Nietzsche, iki cins insan olduğunu söyler. Büyük insanlar... Walt Disney veya Hitler gibi. Bir de bizler, geri kalanlar... Bize '' başarısız ve ezik'' der. Bizimle dalga geçilir. Bazen başarıya yaklaşırız... Ama asla elde edemeyiz. Biz harcanabilir kitleleriz. Trenin önüne itilir, zehirli ilaç içer, markette vuruluruz. Biyografimin yeni adını duymak ister misin küçük İtalyan dostum?
    ''Kolay değildi: Jack Lucas Hikayesi.''
    <$BloPazartesi, Eylül 12, 2005

    <$Blo


    Benim gölgemde kaldığın için yüzün üşümüş olmalı
    Sen hep benim ışıldamamı sağlarsın, bu senin tarzın...

    Hep bir adım geriden gelirsin
    Sen belki küçük bir şey için çabalar dururken ben hep zaferler kazandım

    Uzun zamandır adı konmamış, mükemmel bir yüz
    Acının arkasında gizlenmiş, mükemmel bir gülümseme...

    Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
    Olmak istediğim her şey?
    Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
    Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Belki bu kimsenin dikkatini bile çekmedi ama
    Ben, bütün kalbimle, her şeyin farkındaydım...
    Senin de gerçeği bilmeni istiyorum... Evet, evet... Bilmelisin.
    Ben sensiz hiç bir şey olamazdım...

    Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
    Olmak istediğim her şey?
    Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
    Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Sana hiç kahramanım olduğunu söylemiş miydim?
    Sen her şeysin... Her şey... Olmak istediğim her şey...

    Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
    Çünkü sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Kanatlarımın altındaki rüzgar...
    Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Yüksel... Yüksel... Beni daha yükseklere çıkar
    Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Uç... Uç... Yıldızlara kadar uç
    Uç ki, gökyüzüne dokunabileyim

    Teşekkür ederim, teşekkür ederim
    Tanrı'ya... Senin için...

    Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
    Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

    Wind Beneath My Wings - Bette Midler.
    çeviri Don Quijote

    <$BloÇarşamba, Eylül 07, 2005

    <$Blo

    Bu bölümün alçağı kaba tören yöneticisi Kotsuké No Suké’dir, Ako Kulesi efendisinin aşağılanmasının ve ölümünün nedeni ve haklı intikam buyurulduğunda gerçek bir soylu gibi, kendini yoketmek istemeyen uğursuz bir devlet memuru. Buna karşın, bu adam bütün insanların minnetini hakediyor, çünkü değerli doğruluklar doğurmayı bildi ve ölümsüz bir girişimin karanlık ve gerekli giriş noktası oldu. Yüz kadar roman, monografi, doktora tezi ve opera bu olguyu anıyor - damarlı ve lake porselenlerle lacivert taşlarının sevgi dolu tanıklığından ise hiç söz etmeyelim. Oynak selüloite kadar herşey onu kutsuyor, gerçekten 47 Hizmetli’nin Öğretici Tarihi -adı bu- Japon sinemasının en sürekli esin kaynaklarından biridir. Bu ateşli saygı gösterilerinin doğruladığı titiz övünç ise fazlasıyla yerinde: anında herkes için en doğrusu.

    A.B. Mitford’un, yerel rengin sunduğu kesiksiz süslemeleri bir yana bırakıp, ünlü olgunun devinimini vurgulamayı yeğleyen anlatısını izliyorum. Bu talihli “doğu zevki” eksikliği, bana metnin doğrudan Japonca aslından çevirildiği izlenimini veriyor.

    Çözülen bağ

    1702 yılının baygın baharında, Ako Kale’sinin şanlı efendisi, bir imparatorluk elçisini ağırlamak ve sıcak davranmak zorunda kaldı. İki bin üç yüz yıllık kibarlık, karşılama törenini bunaltıcı denecek kadar güçleştiriyordu. Elçi, imparatoru temsil ediyordu, ama yalnız anıştırma ve simge olarak: abartmak kadar, önemsememek de o denli yersizdi. Kolaylıkla yapılabilecek öldürücü yanılgıları önlemek amacıyla, Yedo saray erkânından bir memur, tören yöneticisi sıfatıyla elçiden önce gelirdi. Sarayın rahatlığından uzak, kendini sürgün gibi görünen dağlık sayfiyeye hükümlü, Kira Kotsuké No Suké, yönergelerini saygısızca bildiriyordu. Bazen buyurgan davranışını küstahlığa vardırıyordu. Öğrencisi, Ako Kalesi efendisi, bu incitmeleri görmezden gelmeye çalışıyordu. Karşılık vermeyi bilmiyordu ve disiplin her türlü şiddeti yasaklıyordu. Bir sabah, ustanın ayakkabı bağı çözüldü, o da bağlamasını istedi. Soylu kişi alçakgönüllülükle, ama öfkesini içine atarak söyleneni yaptı. Kaba tören yöneticisi ona, gerçekten yola gelmez olduğunu ve yalnızca bir beceriksizin böyle aptalca bağlayabileceğini söyledi.


    Kale efendisi kılıcını çekip, ona doğru savurdu. Öteki kaçtı, hafifçe çizilmiş alnından incecik kan sızıyordu. Birkaç gün sonra, askeri mahkeme saldırgan aleyhine karara varıyor ve intihar cezası veriyordu. Ako Kalesi merkez avlusunda, kırmızı keçeden bir kerevet dikildi, hükümlü üstünde belirdi, eline altından ve değerli taşlarla süslü bir hançer verildi, herkezin önünde suçunu itiraf etti, beline kadar yavaşça soyundu, geleneksel iki yarayla karnını açtı ve gerçek bir samuray gibi öldü, uzaktaki seyirciler kan görmediler, çünkü keçe kırmızıydı. Kır saçlı bir adam özenli bir kılıç darbesiyle başını gövdesinden ayırdı: danışman Kuranosuké, isim babası.

    Alçaklık taslayan

    Takumi No Kami’nin Kule’sine el kondu, hizmetlileri dağıtıldı, ailesi herşeyini yitirdi ve şerefi lekelendi, adı lanete hasredildi. Bir söylenti, canına kıydığı gece, hizmetlilerden kırk yedisinin bir dağın tepesinde toplanıp, bir yıl sonra olacakları en ince ayrıntısına dek tasarladıklarını anlatıyor. Doğrusu, zorunlu gecikmelerle hareket ettikleri, ve birden çok toplantının, dağın dik yamaçlarında değil, bir ormanın derinliğinde, içinde aynalar bulunan dörtköşe bir kutudan başka süsü olmayan beyaz, ahşaptan, sıradan küçük bir evde yapıldığıdır. Öce susamışlardı ve öç onlara ulaşılmaz görünüyordu.

    Kira Kotsuké No Suké, herkezin kin beslediği tören yöneticisi, evini berkimletmişti ve bir okçu ve kılıççı yığını tahtırevanını çevreliyordu. Namuslu, kesin ve gizli casusları vardı. Kimseyi intikamcıların elebaşı kabul ettikleri kadar gözlemlemiyorlardı: Kuranosuké, danışman. O da rastlantı sonucu farkına vardı ve öç planını buna göre kurdu.

    Güz renkleri açısından, imparatorlukta benzeri olmayan kente, Kyoto’ya doğru yola çıktı. Kendini kerhanelere, kumarhanelere ve meyhanelere kaptırdı. Ak saçlarına karşın, orospularla, ozanlarla, hattâ daha beter cinsten kişilerle yakınlık kurdu. Bir keresinde, bir meyhaneden kovdular ve ertesi sabah, kafası kusmuk birikintisine düşmüş, eşikte uyur buldular.

    Satsumalı bir adam onu tanıdı, üzüntü ve öfkeyle: “Asano Takumi No kami’nin ölümüne yardım eden danışman değil mi şuradaki? Efendisinin öcünü alacağına, kendini sefahata ve utanca mı veriyor? Ey Samuray adına yakışmayan sen!”

    Uyuyanın suratına tükürüp, üstünden geçti. Casuslar bu edilgenliği aktardığında Kotsuké No Suké’nin içi rahat etti.

    Olaylar bununla bitmedi. Danışman karısını ve en küçük oğlunu kovdu ve genelevden bir kız satın aldı; bu görülmedik alçaklık, düşmanın yüreğini şenlendirdi ve sakınımlı gözetimini gevşetmesini sağladı. Sonunda, muhafızlarının yarısını işten çıkardı.

    1703 yılının korkunç kış gecelerinden birinde, kırk yedi hizmetli Yedo bölgesinde, bir köprü ile iskambil fabrikasının hemen yakınındaki terkedilmiş bir bahçede buluştular. Efendilerinin bayrağını taşıyorlardı. Saldırıdan önce, komşuları uyarıp, suikast değil, kesin adaletli bir askeri darbe olduğunu açıkladılar.

    Yara izi

    İki grup, Kira Kotsuké No Suké’nin sarayına saldırdı. Ön kapıya saldıran ilkine danışman önderlik ediyordu; ikincisinin başında ise, daha on sekiz yaşını bitirmemiş ve aynı gece ölen büyük oğlu vardı. Tarih, son derece bilinçli bu karabasanın birçok anını biliyor: halat merdivenlerden tehlikeli sarkaç inişi, davul sesleriyle saldırı, kuşatılanların şaşkınlığı, damlara yerleşmiş okçular, insanın dirimsel organlarına doğru okların amansız uçuşu, kanla sulanan porselenler, kısa zamanda buz tutan ateşli ölüm; ölümün utanmazlığı ve kargaşası. Dokuz hizmetli can verdi; savunucular daha az yılmaz değildi ve teslim olmayı reddettiler. Gece yarısından az sonra tüm direniş kesildi.

    Kira Kotsuké No Suké, bu bağlılıkların yüz kızartıcı nedeni, ortalıkta görünmedi. Altüst olmuş sarayın her köşesinde onu aradılar, ve danışman, yatağındaki çarşafların hâlâ ılık olduğunun farkına vardığında, bulmaktan umut kesmek üzereydiler. Yeniden aramaya koyuldular ve bronzdan bir aynanın ardına gizlenmiş dar bir pencere buldular. Aşağıda, karanlık küçük bir avluda, beyazlar giyinmiş bir adam onlara bakıyordu. Titreyen bir kılıç sağ elindeydi. İndiklerinde, adam karşı koymadan teslim oldu. Bir yara izi alnını çiziyordu: Takumi No Kami’nin çeliğinin eski izi.

    İşte o zaman, kanlı hizmetliler, bu tiksinç adamın ayaklarına kapandılar, aşağılanması ve ölümünden suçlu olduğu Kule efendisinin subayı olduklarını söylediler ve gerçek bir samuray gibi intihar etmesi için yalvardılar.

    Onun köle ruhuna bu onuru sunmaları boşunaydı. Onura erişmesi güç bir adamdı; tan sökerken başını vurmak zorunda kaldılar.

    Tanıklık

    Öçlerini duyurmuş (ama öfkesiz, yaygarasız ve acımasız), hizmetliler efendilerinin kalıntısını barındıran tapınağa yöneldiler.

    Küçük bir kazanın içinde, Kira Kotsuké No Suké’nin inanılmaz kafasını taşıyor ve elden ele geçiriyorlardı. Günün içten ışığında tarlaları ve taşra köylerini aştılar. İnsanlar, onları kutsadılar ve gözyaşı döktüler. Sendai prensi onlara konukseverliğini sundu, ama onlar da efendilerinin iki yıla yakın zamandır beklediği karşılığı verdiler. Alacakaranlıkta vardılar ve düşmanın başını sundular.

    Yüce divan, tutuklanmalarını buyurdu. Bekledikleri oldu: intihar etmeleri ayrıcalığı tanındı. Kimi ateşli bir dinginlikle, hepsi boyun eğdiler, hepsi efendilerinin yanıbaşında yatıyor. İnsanlar, çoluk çocuk bu bağlılığın örneği adamların mezarına gelip dua eder.

    Satsuma’lı adam

    Bu kutsal yolcuların arasında, bitkinliğinden ve üstündeki tozdan uzaktan geldiği belli olan bir delikanlı vardı. Danışman Oişi Kuranosuké’nin mezarı önünde saygıyla eğilir ve yüksek sesle: “Seni Kyoto’daki genelevin kapısı önünde yatarken gördüm ve efendinin öcünü tasarladığını düşünmedim; seni şerefsiz bir asker sandım ve yüzüne tükürdüm. Senden özür dilemeye geldim” der ve harakiri yapar.


    Yürekliliği başrahibe dokunur ve onu da hizmetlilerin yattığı yere gömerler.

    Kırk yedi dürüst adamın öyküsünün sonudur bu – sonu varsa eğer, çünkü dürüst olmayan, ama bir gün olma umudunu yitirmeyen bizler, öteki insanlar, en azından sözcüklerimizle onları kutlamayı sürdüreceğiz.



    Jorge Luis Borges
    Alçaklığın Evrensel Tarihi
    (Historia Universal de la Infamia) 1935
    Çev: Münir H. Göle
    <$BloPazartesi, Eylül 05, 2005

    <$Blo



    Eğer algının kapıları temizlenseydi
    herşey insana olduğu gibi görünürdü:
    sonsuz

    William Blake

    Foto: Sezgin Güvel

    <$BloCuma, Eylül 02, 2005

    <$Blo


    Dünyanın büyük, küresel, siyasi, askeri, kültürel gücünden iki haber:
    New Orleans ve Ohio.

    Yorumsuz.