• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloCuma, Aralık 23, 2005

    <$Blo

    Bugünlerde İnternet 2.0'dan söz ediliyor, kısaca şu demek: Bugüne kadar (internetin 15 yıllık kısa tarihinde) internet, tek yönlü bilgi akışını temsil etmekteydi; üretici-kaynak ayrı, alıcı ayrı idi. Broşür benzeri web sitelerinden tutun sadece haber aktaran sitelere kadar bu kaynak-alıcı ayrımı keskin hatlarla ayrılıyordu. Ancak, şu an bu yazıyı okumakta olduğunuz gibi ortamlar artmaya başlayınca kaynak ile alıcı arasındaki sınırlar kesinliğini yitirmeye başladı. Bloglar (pek çoğu kişisel de olsa), aslında alıcı olması beklenen kitlenin, aynı zamanda kaynak olabileceğini göstermiyor mu? Ya da bir haber sitesine girdiğinizde okuduğunuz bir haber kadar, habere yazılan okuyucu yorumlarını aramıyor mu gözleriniz? Örneğin eskiden beğendiğiniz siteleri "bookmark"lar ya da favori sitelerim'e eklerdiniz. Aklınıza gelirse bir dahaki sefer kolaylıkla göz atabilmek için... Bookmarklarınızdan sizden başka kimseler haberdar olmazdı. Oysa bugün işler hızla değişiyor.
    del.icio.us gibi bloglines.com gibi bookmark paylaşmaktan çok daha fazlasını bulabileceğiniz uygulamalar, alışageldiğiniz internet kavramını yıkıyor ve yerine yeni yeni telaffuz edilmeye başlanan İnternet 2.0 kavramı yerleşiyor... P2P programları (şu meşhur Napster ile popüler olan programlar) büyük sermayeli şirketler ne kadar peşlerinden kovalarlarsa o kadar hızla kaçıyorlar ve kullanıcı sayıları her gün artıyor. Forumlar en çok ilgi gören web siteleri oluyor belki de. Mahkum.net'te biz de böyle bir şey yaptık. Çok da olumlu sonuçlar elde ettiğimizi çok sayıda taze ve güçlü zihinle tanışma fırsatı bulduğumuzu söylemeliyim. Bir sinema filminin yapım süreçlerini paylaşıma açmak da ne işe yarar demeyin, siteyi inceleyin, yazılanları okuyun, kendi gözlerinizle görün. Kendi adımıza bilgiyi paylaşmanın, bilgiyi çoğaltmak gibi bir sonucu olduğunu görmüş olduk... Flicker gibi acayip uygulamalar her geçen gün yaygınlaşıyor. İnternet 2.0 tek bir temel kavram üzerinde yoğunlaşıyor, o kavramın etrafında dönüyor. Paylaşmak... Sizi temin ederim (aslında umarım!), İnternet 2.0'ın sonucu olarak İnsanlık 2.0 doğacaktır! Bireyciliğin bencilliğe dönüştüğü korkunç bir dünyada, imdada yetişen İnternet 2.0 mı olacak?

    "Paylaşmak" deyince: telif haklarının "gerçekte ne olduğu" konusunda, büyük sermayeli medya gruplarından farklı görüşler de, internette konuşuluyor örneğin...
    Il Postino'da Postacı'nın Pablo Neruda'ya ettiği sözü hatırlamayan var mıdır: "Şiir yazıldıktan sonra şairin malı değildir". Ama gelip de görün ki bugünün sanatçıları (aslında sanatçılardan çok, yazar kasanın başında oturanlar) aynı düşüncede değiller. Onlara göre bir şarkı ya da bir film ya da bir kitap (sanatçının çok umurunda olmasa bile) satın alınması gereken bir ürün. Paraya dönüşmeyen hiç bir şey, "bir şey" değildir onlara göre. Aman tanrım! Korsanlara destek olmak amacıyla yazılmış satırlar değil bunlar! Çünkü "korsan" adı verilen arkadaşlar da, aynı sanat eserini paraya dönüştürme heveslisi başka bir grup insan aslında, değil mi? Dev plak şirketleri, dağıtımcılar ve kitap yayımcılarından bu noktada pek farkları yok. Sermaye sahibi gruplar, Postacı'ya göre kimseye ait olmayan bir şeyin "sahibi" olma konusunda hukuki bir takım işlemleri, sanatçıları da yanlarına alarak, gerçekleştirmektedirler. Korsanlar ise bu hukuki süreçleri hiçe sayarak kimilerine göre "emek hırsızlığı" kimilerine göre ise düpedüz hırsızlık yapmaktadırlar. Ama bir soru: Bir sanatçının, eserinin satılmasını, izlenmesi/dinlenmesi'nden çok istemesi normal midir?

    Belki de bütün bu olan bitenin sebebi, garip bir dünyada yaşıyor oluşumuz ve bunun pek de farkında olmayışımızdır, ne dersiniz? Her zaman garibime gitmiştir: sporculuğun bir meslek olması ve bazı insanların hayatlarını bu şekilde kazanıyor olması... Oysa spor temelde, bireylerin daha sağlıklı olmaları için yapılmalı değil mi? Ama geride kalan zamanlar içinde olaylar öyle gelişmiş ki, spor; ülkelerarası ideolojik rekabet anlamına gelmiş, "seyirci" diye bir kavram ortaya çıkmış ve birileri de bu seyirlik olayın paraya dönüşebileceğini farketmiş ve hop! Bir endüstri oluşmuş... Artık spor profesyonelleri var. Düşünün, haftanın yedi günü idman yaparlar, maç zamanı seyircilerin önüne çıkıp meslek icra ederler. Sporun temelinde olması gereken ruh, o an, ya vardır ya da yoktur, bilinmez... Önemli olan bir endüstrinin var olmasıdır. Böyle olmamalı tezini (şimdilik) ortaya atmıyoruz, dikkat ediniz. Bir saptama yapmaya çalışıyoruz. Çünkü varmak istediğimiz bir yer var.

    Belki
    sanat ve fikir eserleri üretimi için de benzeri şeyler söylenebilir, üzerinde biraz kafa yormalı önce... Birey merkezli paradigmanın dünyamızı getirdiği durumu tasvir etmeliyiz. Öncelikle birey merkezli paradigmanın ürettiği kimi kolay tüketilir ürünlerdeki alt metinleri okuyalım mı? (Bu alt metinleri ve benzerlerini herhangi bir hollywood filminde ya da reklamlarda görebilir, örnekleri kendiniz çoğaltabilirsiniz): "Be yourself" (kendin ol), "i want my life back, OK?" (hayatımı geri istiyorum, tamam mı?), "express yourself" (kendini ifade et), "Superman"!, Jesus (hem tanrı, hem insan, en büyük(!) sembolik birey)... Birey, birey, birey ve yine birey. Bu bir paradigma. Ve bugünün dünyasında etken paradigma. Egemen paradigma. Kitle iletişim araçları hep birey merkezli paradigma bombardımanı yapmaktadır. ABD'ye gidip gelenler anlatırken egosantrik (benmerkezli) yaşam tarzının ayrıntılarını duymuşsunuzdur. Örneğin filmlerde bolca görürsünüz; ABD vatandaşlarının bir "winner" ve "loser" olma takıntıları vardır. Bir "loser", yaşamaya layık olmayan sefil bir yaratık oluverir. Çünkü ABBA, bireyci paradigmanın en koyu alt metnini açık ve net buyurmuştur: "The winner takes it all". ("Kazanan" her şeyi alır).

    Birey merkezli paradigmanın ürettiği bitmek tükenmek bilmeyen hırsın, tarih boyunca şiddete ve kana dönüştüğü çok olmuştur.
    Gözlerini altın hırsı bürüyen Pizzaro, istediği altını getirttiği halde Atahuallpa'yı öldürür. Toplamda ise yüzelli milyon insan kılıçtan geçirilir. Belki de insanlık tarihinin en büyük kıyımıdır... Mozambikte Portekizli, Seychelles'de Fransız, Vietnam ve Irak'ta ABD'li neyin peşindedir?

    "Winner" olabilmek için "takes it all": İnsanlık 1.0


    Bir versiyon ileriye sıçrayabilmek için Linux'u anlamaya çalışmak yerinde olacaktır. del.icio.us'u yada Emule'u. Bireyci paradigmanın gelişmekte olduğu ama henüz kırılgan olduğu noktada Linux var. Bireyci paradigmanın bireylerinden duyuyoruz bu kez "Paylaşım". Bireyci paradigma, bir yandan toplumcu paradigma'yı özgürleştirmeye ve kitle imha silahlarından arındırmaya çalışadursun, içeriden toplumculuğa doğru bir yönelim de yaşamaktadır. ABD'li bir yönetmenin ABD'nin en popüler kavramlarından "winner-loser" mantığına indirdiği bir çeşit darbe olan filmi, aslında sinemasal anlamda pek de matah bir film olmamasına rağmen neden bu kadar popüler oluyor? Ve neden en iyi film oscarı dahil ödüller alıyor, filmin içine serpiştirilmiş anahtar kelimeler neden hep "gerçekte kazanmak nedir, kaybetmek nedir" deyip duruyor. Bir başka çok sevilen filmde "show me te money", "less client, less money"e dönüşüyor.Neden? İnsanlık 2.0'ın kendisini hissettirmeye başladığını düşünüyoruz... Bombardıman altındayız, ufuktaki yükselen paradigmayı bugünün bombardımanı yüzünden gözden kaçırmamalıyız. Bilgisayar ve internet kurtları bu konuda çok daha şanslılar. Çünkü internette paylaşmayı öğrenmek mümkün. Hatta çok kolay. Darısı İnsanlık 1.0'ın başına. Çünkü zayıflamaya milyarlarca amerikan doları harcamak bir yanda Afrika ve Asya'nın pek çok yerinde bir deri bir kemik olmak diğer yanda.
    <$BloSalı, Aralık 06, 2005

    <$Blo



    BÖLÜM III

    L.V.Trier’in MEDEA’sı

    Filmin Künyesi:
    Yönetmen: Lars von Trier
    Senaryo: Euripides, Carl Theodor Dreyer
    Müzik: Joachim Holbek
    Oyuncular:
    Medea: Kirsten Olesen
    Jason: Udo Kier
    Kreon: Henning Jensen
    Aigeus: Baard Owe
    Glauce: Ludmilla Glinska

    Danimarka yapımı, 75 dk (1988)

    Trier’in filminde, olaylar Kral Kreon’un Corinth’in yönetimini Medea’ya bırakma kararıyla örgülenir. Bu aşamadan sonra Trier’in çoğunlukla Dogma kanunları ve geleneksel sinemanın karışımından oluşan usta işi tekniği ile (Europa’daki müthiş teknik ile Dogma filmlerindeki ışık ve oyunculuk) uyuşan kamera ve doğal ışık çekimlerinde kuzey Avrupalı tiplerden oluşan Kreon, Medea, Jason ve Glauce ile tanıştırılırız. Medea orta yaşı geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş bir kadındır. Jason ise orta yaşın olgunluğunda bir erkek; Kreon, ürkek ve duygusal bir insandır. Glauce ise genç, diri ve istekli bir genç kız. Jason ve Glauce’nin evliliklerinin ilk gecesinde, bu gece için hazırlanan çadırların içerisindeki ışık ve gölge oyunları arasında (Trier’in kendine has tarzı) Jason’un Medea’ya ihanetini, Glauce’nin Jason ile Medea arasındaki ilişkiyi sorguladığını, Jason’dan “aşk ve sevgi” istediğini kısa birkaç dakika içerisinde görür, giderek öykünün içerisine çekildiğimizi hissederiz. Medea, yardımcılarından birisi tarafından kışkırtılır, Kreon tarafından sürgüne gönderilecektir, buna bir çare düşünmesi, gerekirse gücünü kullanması söylenir. Burada yine aynı dramatik durumu hatırlatır Medea: gidecek yeri yurdu kalmamıştır. Sonra onu sislerin içerisinde bir bataklıkta özel bitkiler toplarken görürüz. Kreon onun yanına gelmiş ve sürgüne gönderileceğini söylemiştir. Medea ondan sadece bir gün daha kalmak için süre ister. Bu aşamada öyküyü bilen bilmeyen seyirci müthiş bir gerilimin içerisine çekilir. Bu gerilim Medea’nın “hiçbir şey aşk acısından daha güçlü değildir” demesiyle tırmanır. Artık geri dönülmez yola girilmek üzeredir. Kreon gergindir çünkü kızı için korkmaktadır, Jason gergindir çünkü Medea’nın geçmişte neler yaptığını bilmektedir, Medea gergindir çünkü acı bir intikamın peşindedir. Bu arada Medea erkek çocuklarıyla gösterilir, düşerek ayağını inciten güzel çocuğu anne Medea şefkat ve sevgiyle kucaklar. Jason ve Medea, çocukların ne olacağını konuşmak üzere buluşurlar, Jason, çocuklar konusunda bir garanti veremez. Medea, hazırladığı armağanı çocukların Glauce’ye vermesini ister.
    Çocuklar ve Jason armağanı (bir giysi değil taçtır) Glauce’ye vermek üzere giderler. Burada Trier, güzel bir numara yapar, Glauce’nin sonunu taçtaki zehirden kazayla etkilenen bir atın çıldırarak ölmesi ile betimler. Jason, Medea’yı ararken arka plandaki karanlık dehlizlerde Kreon’un üzüntüsünden delirerek ölmesi gösterilir. Medea, çocuklarıyla birlikte epeyce yol aldıktan sonra bir bozkırda durur ve çocuklarının geleceği olmadığına karar vererek onları acı içerisinde asar. Peşlerinden gelen Jason çocuklarının ölüsüyle karşılaşır ve ormanın içerisinde kendini kaybetmiş bir halde döner durur. Bu arada Medea, Aegeus’a sığınmış, geminin med-cezirden faydalanarak kalkmasını bekler haldeyken görülür, yüzündeki tuhaf duygusuzlukla.
    Lars von Trier’in Medea’sında öykünün kendisinin ve karakterlerin ruhsal durumlarının, dramatik yapının, anlatıdaki gerginliğin ve karakterler arasındaki ilişkinin tarihsel gerçeklerden, ritüellerden, toplumsal yapıdan daha ön planda yer aldığı dikkat çeker. Bu klasik dramanın; güçlü bir teknik ve Dogma karışımı yorumu, trajik öykünün içine insanı daha çok çekmesi ile diğer Medea’dan ayrılır.
    ***

    Bir son söz; Medea’nın, Aegeus’la birlikteliğinden bir oğlu olur: Medus. Sonraları Medus, bir kent krallık kurar. Bu kentin adı Media’dır.
    <$BloPazar, Aralık 04, 2005

    <$Blo



    BÖLÜM II

    P.P. Pasolini’nin MEDEA’sı

    Filmin Künyesi
    Yönetmen: Pier Paolo Pasolini
    Senaryo: Euripides, P.P.Pasolini
    Müzik: Elsa Morenti
    Oyuncular:
    Medea: Maria Callas
    Jason: Giuseppe Gentile
    Kreon: Massimo Girotti
    Absirtis: Sergio Trementi
    Glauce: Margaret Clementi
    Centaur: Laurent Terzieff
    109 dk, Fransa-İtalya-Batı Almanya yapımı (1969)

    Film, daha küçük bir çocuk olan Jason’a Centaur’un gerçeklerden bahsedişi, öğüt verişi ile başlar. Bir nevi derstir bunlar ve Jason büyüyene dek devam eder. Bu açılış sahnesinde mekandan çok Centaur ve büyüyen Jason ön plandadır; aynı zamanda doğa ve tanrıya dair yönetmene ait düşüncelerin ilk ipuçları vardır.
    Daha sonra, bizim için çok tanıdık bir mekana gideriz: Colchis olarak seçilen yer Ürgüp-Göreme, peri bacalarıdır. Bu mekanda yaşayan kent krallığın insanları ile karşılaşırız. Gerçekten figüran oyuncuların seçimi, kostümlerin (dokumaların ve süs eşyalarının) döneme uyumluluğu, uzun incelemelerin, iyi bir tarih danışımı alındığının göstergeleri olarak karşımıza çıkarlar. Film, uzunca sayılabilecek bir süre dönemin, ki bronz çağının ortalarıdır, her baharda yapılan toprağa kurban sunma ritüeli ile devam eder. Bu ritüel, Donna Rosenberg’in Dünya Mitolojisinde anaerkil toplum başlığı altında anlatılan şu törenin aynısıdır: “…….Her bahar, yeni ekinlerin tohumları ekildiğinde, çok büyük bir dini törenin parçası olarak bir önceki yılın kutsal kralı kurban edilecektir. Ana tanrıçanın rahibeleri, onun bereket güçlerine sahip olabilmek için, onun etini yiyecek ve yine bereketli olabilmeleri için tarım alanları ve çiftlik hayvanları onun kanıyla sulanacaktır. Sonra, dini bir törenle, kraliçe gelecek yıl için yeni bir kutsal kral alacaktır.”
    Filmde, etkin bir koronun ilahileri eşliğinde kurban edilecek gencin hazırlanışı, kurban alanına getirilişi, bu esnada kurban olarak seçilen insandaki öforik değişiklikler, kurbanın iki din görevlisi (veya asker) tarafından boğularak parçalanması, parçaların ve kanın topluluk insanları tarafından alınarak buğday başaklarına, meyve ağaçlarına, toprağa sunulması sanki o dönemde yaşanıyormuş hissi verecek şekilde doğal, abartısız, olduğu gibi aktarılır. Bana göre filmin en etkileyici kısımlarından birisidir, canlandırma yapılmış bir belgesel tadında ama ondan daha fazlası olan, şiirsel ve doğal bir bütünlüğü vardır.
    Bu sahnenin ardından, bu kez Harran’a gideriz, Iolcus olarak Harran seçilmiştir. Jason, amcası Pelias’a gelir ve krallık üzerindeki hakkını, hatta kral olmayı ister. Pelias, ona ancak tüm kent krallıklar için gücün sembolü olan Altın Boynuz’u kendisine getirdiği takdirde haklarını verebileceğini söyler. Jason ve adamları (argonotlar), yine çok gerçekçi bir biçimde betimlenen, nerdeyse saldan bozma Argo ile Altın Boynuz’u aramaya girişirler. Bu kısımda Argonotların yaptığı saldırılar, gasplar şöyle kabaca gösterilir. Tekrar Colchis’e döneriz. Medea’nın Altın Boynuz’u kaçırmakta Jason’a yardım edişi, kaçarlarken kardeşini öldürerek parçalara ayırışı olanca doğallığıyla anlatılır. Jason, Iolcus’a döner ve Altın Boynuz’u Pelias’ın önüne atarak, güç ve iktidar bunda mıydı der ve bu tür dertleri olmadığını belli eder. Daha sonra Medea ile Corinth’e yerleşirler. Aradan yıllar geçer; Medea, Jason’ın artık kendisine ilgi göstermediğini fark eder ve onun peşinden gider. Jason’ın bir erkek topluluğu ile eğlendiğini, oynadığını ve çok mutlu göründüğünü fark eder. Kızgınlığı hiddete dönüşür ve ardından öykü yeniden birebir canlandırılır.
    İşte, Pasolini, bu noktada asıl öyküden ayrılır. Filmde çok kısa gösterilen ama önemli bir yorum farklılığı olarak göze çarpar. Filmin bana göre çarpıcı özelliklerinden birisi Maria Callas’ın Medea rolündeki kendine özgü güzelliği, coşkulu ama kendini bilen oyunu ve tek kelime şarkı söylememesidir. Dönem(ler)in tüm ritüelleri neredeyse birebir ve değişik bir doğallıkla canlandırılmıştır. Seçilen mekanlar, dönem(ler)e çok uygun olan gerçekten tarihsel ve sıradışı yerler olmaları nedeniyle önemli bir farklılık yaratırlar. Müzik, zaman zaman zurna ve insan sesi, bazen kanun kullanılarak, ağıtlar ve ilahilerin sadece koro tarafından söylenmesi ile atmosferi o dönem(ler)e daha da yaklaştırır. Işık ve renkler, özellikle Göreme’de geçen kısımlarda güneşin ve gölgelerin oluşturduğu sarı ile gün batımı kırmızısı arasında gider gelir. Diğer açık mekanlarda, parlak güneşin bozkırda oluşturduğu sarı renk hakimdir. Kostümler, topluluklar arasındaki refah (veya zaman) düzeyini belli edecek şekilde farklılaşır. Colchis’teki dokumacılık ile Iolcus veya Corinth arasında belirgin değişiklik olduğunu görürüz. Sonuçta, trajik Medea, Pasolini’de tarım insanına ait kent krallıklara özgü toplum dinamiklerinin, dini ritüellerin; toplum, mekan ve zamanın kendilerine ait tarihsel gerçeklikleriyle ama bir karmaşa halinde kullanıldığı şiirimsi belgesel tadıyla sunulur bizlere
    .

    <$Blo


    İKİ USTA SİNEMACININ (Pier Paolo Pasolini ve Lars Von Trier) YORUMLARI İLE MEDEA: Bir annenin aşk adına giriştiği şiddetli intikam
    BÖLÜM I
    Yazı ve gösteri dünyasının temellerini oluşturan antik yunan tragedyaları insan doğasının vicdan, aşk, nefret gibi ruhsal öğeleriyle evrensel, zamanın toplumsal özelliklerini vurgulamalarıyla da yerel özellikler gösteren önemli saptamaları ile sanatın birçok alanına esin kaynağı, ve kimileyin psikososyal bilimlerin de çalışma alanı olmuşlardır. Bu tragedyalardan, sonraları dramanın tüm türleri ürerler ve mesela Shakespeare’de Macbeth olarak yeniden hayat bulurlar. Bunların içerisinde en çok bilineni, son derece etkileyici ve trajik olanı bana göre Sofokles’in Kral Odip adlı eseridir. Her nekadar başka bir yazı konusu olsa da Kral Ödip’ten şöylece bir bahsedip asıl konumuza doğru kanatlanalım. Odip’in fazlaca bilinmesinde, deyim yerindeyse popüler olmasında psikiyatrinin ve Freud’un önemli bir yeri vardır. Çünkü, “kaderine karşı” bir koşu içinde olan Odip, kahinlerin söylediği gibi alınyazısından kaçamaz ve babasını katleder, öldürmüş olduğunu bilmediği babasının yerine geçer, tanımadığı annesiyle evlendirilir ve ondan çocuk sahibi olur. Kralı olduğu kent bir veba salgını ile eriyip biterken bunun sebebinin kendinden kaynaklanan bir lanet olduğunu öğrenir, olayların üzerine gittiğinde her şey gün yüzüne çıkar; annesi de onu bilmiştir, kendisini asar. Odip, annesini bulduğunda kahrolur ve hemen o anda gözlerini oyarak kör olur. Bu tragedya, dramatik yapısı ve etkileyici kişileri yanında, eski ve yeni tüm toplumların cinsel kültürleriyle bağdaşmayan anne-erkek çocuk arasındaki lanetli ilişkiye değinmesi nedeniyle de önemlidir, ancak ve nedense babasını katleden çocuk, veya çocuğunu öldürmeye teşebbüs eden (infantisid) tarafları fazla da irdelenmemiştir. Sonuçta, Freud ile psiko(pato)lojik terminolojide ensest ilişkiler bölümünde Odip kompleksi adıyla yer alır.
    Hemen hemen aynı döneme denk gelen bir zaman diliminde yazılarak günümüze ulaşan diğer önemli bir eser de karmaşık ilişkilerin, tutkulu insanların anlatıldığı, Büyücü Medea’nın intikamın doruğuna ulaştığı bir başka tutku, aşk ve iktidar öyküsüdür. Euripides’in bu kanlı öyküsünde; Colchis’in akıllı ve güzel, yetkin büyü gücüne sahip prensesi Medea’yı tanırız önce. Ardından güç adına Altın Boynuzu çalmak için Colchis’e gelen Argonotların lideri yakışıklı ve güçlü Jason’la karşılaşırız. Altın boynuzu almak için çok uğraşan Jason, zaman içerisinde Medea’nın kendisine aşık olmasıyla bu isteğine kolayca kavuşur. İki aşık altın boynuzla kaçarlarken, Medea, yanlarına aldıkları erkek kardeşi Absirtis’i öldürerek parçalara ayırır ve peşlerine düşmüş olan Kral babasının askerlerinin bu parçaları toplayarak vakit kaybetmesi sonucunda paçayı sıyırarak Argo’ya ulaşır ve Iolcus’a yola çıkarlar. Kaderin çizdiği yol sonucunda Medea ve Jason, Corinth’e yerleşirler, burada Medea aşkına iki erkek çocuk verir. Birlikte mutlu giden hayatları, Corinth kralı Kreon’un iktidarını güçlü Jason’a bırakmak istemesi ve bu nedenle kızı Glauce ile evlendirmek istemesi sonucunda artık karanlık bir yola girmek üzeredir. Jason, hala Medea’yı sevdiğini ancak Kent krallığın devamı ve çocuklarının geleceği için bu öneriyi geri çevirmeyeceğini söyler, bu daha önceden tutkuları için kolayca katil olabileceğini gösteren Medea’nın tekrar karanlık ve lanetli, kanlı bir yola girmesine neden olacaktır. Medea’nın ruhundaki kötülük tetiklenmiştir. Düğün günü Glauce’ye güya çeyiz olarak bir urba gönderir, Glauce, büyük bir saflık ve iyi niyetle elbiseyi giyer ve çok kısa bir süre sonra elbiseden kaynaklanan bir zehirle acılar içerisinde ölür. Kral babası duygusal Kreon, kızının ölümüyle çılgına döner, kendini kaybeder ve yüksekten düşerek ölür. Medea’nın derin bir nefrete dönüşen aşkı (ki, bir yerde şöyle seslenir Jason’a: Ben, güzel ve varlıklı Medea, senin için Jason, doğduğum toprakları terk ettim; ben, Jason, senin için öz kardeşimi katlettim, ben, kral babamı acılar içerisinde koyarak sana kaçtım. Sebebi ne olursa olsun beni böylece bırakmanı hak etmiyorum). Vicdanını yokeden, içindeki tüm karanlıklar harekete geçmiş olan Medea’nın ruhu ölümlerden doymaz, Jason’a daha fazla acı vermek için iki erkek çocuğunu birden kendisi de acılar içerisinde kıvranırken, boğarak katleder ve cesetlerini Jason’ın önüne koyar. Ve ilginçtir, tüm bu ölümlerden sonra yaşamına devam etmek üzere Atina kralı, Aegeus’a sığınır.
    Odip’te olduğu gibi insana ait duyguların, vicdan, aşk, nefret, sevgi ve intikamın oldukça komplike ilişkiler içerisinde dönemin toplumsal yaşam tarzına uyarlanarak kişileştirildiği ve sorgulandığı bu eser Sofokles’inki kadar popüler olmasa da aslında gündelik hayatımızda ebeveyn şiddeti olarak özellikle 3.sayfa haberlerinde sanki az da olmayan bir şekilde karşımıza çıkar görünmektedir. Nefrete dönen aşkı yüzünden çocuklarını katleden bir anne öç almak duygusunun ve intikam denilen eylemin doruklarından başka nerede olabilir?
    İşte bu, bana göre dehşetengiz öykü, sinemanın iki ustası tarafından da yorumlanmış; seyretme olanağı bulduğum bu iki eseri şöylece bir gözden geçirmeye ne dersiniz?
    <$BloPerşembe, Aralık 01, 2005

    <$Blo

    Motosiklet kimilerine göre heyecan ve macera arayan kızları tavlamak için kullanılan bir araçtır. Kimilerine göreyse "Hızlı yaşa - Genç öl - Efsane ol" felsefesinin sembolüdür. Aşağıdaki metin, The İmam filminde çizilen imam portresiyle bir arada düşünülünce motosiklet için yeni bir tanım daha getiriyor: "Açık görüşlü din adamının olmazsa olmazı."

    "Diyorum ya sana, mecnun gibiydin. O zamanlar çok dindar olduğun için hemen manevi eğitimcin Don Renato'ya gittin, şu kafasından bereyle motosiklet kullanan ve herkesin açık görüşlü dediği rahiplerden biriydi. Eleştiri rununa sahip olmak gerektiğini düşündüğü için, kilisenin yasakladığı yazarları bile okumana izin veriyordu. Ben böyle bir şeyi bir rahibe anlatmaya cesaret edemezdim doğrusu, ama senin birine açılman gerekiyordu..."

    (Umberto Eco, Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi, sayfa 251, Doğan Yayınları, Ekim 2005.)

    Umberto Eco, biyografik izler de taşıyan son romanında, bir kaza sonucu hafızasını yitiren 60 yaşında bir sahafın hikayesini anlatıyor. Antika kitap satıcısı, kazadan sonra geçmişiyle ilgili -adı soyadı, karısı, çocukları, torunları dahil- hiçbir şey hatırlamıyor. Ama okuduğu kitaplar ve ansiklopedik bilgiler bir şekilde hafızasında kalmış. Yukarıda alıntıladığımız bölümde, gençliğinde yazmış olduğu şiirleri inceleyerek bir zamanlar delicesine aşık olduğu birinin bulunduğu anlayan antikacı, merakını gidermek için, ilkokuldan liseye kadar beraber okuduğu çocukluk arkadaşından bilgi alıyor.