• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloÇarşamba, Mayıs 17, 2006

    <$Blo

    Güzel günlerdi... Evimizin hemen yanındaki kapıdan içeri süzülür, bir görev yapıyor sevinci ve gururuyla dakikalar geçirirdim. Görevim de; eski tip perçinlerle vernikli ahşaba tutturulmuş kırmızı, sert ve kalın meşinli bir sandalyeden bacaklarımı sarkıtmak. Kısa pantolon giydiğim için dizlerimin sandalyenin meşininde çıkarttığı gıcırdamayla oyunlar oynadığım zamanlardı. Kaldırımda gelip gidenleri izlemek, arabaları saymak... Sağdan gelenler mi fazla olacak yoksa soldan gelenler mi? Ya da Murat'lar mı, Reno'lar mı daha fazla geçecek bugün?

    Ahmet Amca'nın pek müşterisi olmazdı. Ya da belki benim çıraklık yaptığım saatlerde pek müşterisi olmuyordu. Annemin ev işlerinin telaşına düşüp beni başından savmaya çalıştığını hatırlıyorum. Beş yaşındayım...
    Doğum günümde parmaklarımı açarak ellerimle "beş parmak" işareti yaptığım günü çok iyi hatırlıyorum. "Beş yaşındayım". Şaşkınlık verici bir şekilde büyümeye başladığımın farkına ilk defa o gün varmıştım. Evimizin önünde işlek bir cadde vardı ve kaldırım dışında bir alana adım atmak en büyük tabulardan biriydi. O kadar çok tenbih işitmiştim ki... Oysa ben abilerimin okuduğu okula kadar olan yolu ezbere biliyordum ve ilk fırsatta da bu bilgimi ispatlayacaktım... Annemin hala anlattığı gibi şehrin işlek caddelerini tek başına geçerek... Her köşebaşında çeşmeler vardı ve kana kana su içerdik. Kabuk kabuk yaralar içindeki dizler bana aitti...

    Komşumuz ve yaşıtım Gaye İstanbul'a taşındı ve Gaye'yi görebileceğim umuduyla gazetelerdeki İstanbul fotoğraflarında onu aradığımı hatırlıyorum. "Bu fotoğrafta kesin vardır O!" Gaye'lerin kapısın hemen yanında Ahmet Amca'nın berber dükkanı vardı ve bugün artık kalmayan bir geleneğin kusursuz bir örneğiydi. Bu gelenek, eski berber dükkanlarının hemen hepsinin, şaşkınlık verici bir şekilde birbirine benzemesini sağlıyordu. Transistörün icat edilmediği bir zamandan kalan lambalı eski bir radyo ve devamlı duyabileceğiniz bir Türk Sanat Müziği. Büyükçe bir ayna ve kenarlarına yerleştirilmiş askerdeki evlat, saçlarında kocaman kurdelaları olan küçük kız çocukları, uçları sararmış bulanık anne ve baba fotoğrafları... Bir berberin hayatına ait küçük bir belgesel dekoru...
    Ahmet Amca'nın aynasına iliştirdiği fotoğrafların hikayesini çok merak ettiğimi atırlıyorum... O fotoğraflardan bazılarını bugün bile hatırlıyorum... Tütün kolonyasının keskin kokusunu, kırmızı traş sabunu ambalajının üzerindeki yüzü köpüklü, gülümseyen adam resmini -bu adam bazı berberlerde hala gülümsüyor-, kulağımın dibinde, kesmediği zamanlarda bile devam eden makasının ritimli şakırtılarını, yakama sardığı beyaz önlüğün kokusunu, saçlarımın beyaz önlüğe birer birer düşüşünü ve aynadan kendimi görebilmem için üstüne oturduğum ilave minderleri... Aynanın önündeki boyası dökülmüş ahşap komodinin üstündeki günlük gazeteleri... Ahmet Amca'yı saçlarımı keserken hiç sıkılmadan izlediğimi hatırlıyorum... Bugünün ölçüleriyle çok uzun sürerdi saç kestirmek. Ama Ahmet Amca yaptığı işe, belli ki bir sanatçı hassasiyetiyle yaklaşıyordu. Makasını tek saç teli için bile kullandığını görmek pek muhtemeldi. Bu yüzden müşterisi gittikçe azalıyordu Ahmet Amca'nın. Zamanla da çok az kaldı...

    Berber dükkanları aslında sıradan yerler değildir. Kendinizle başbaşa kaldığınız nadir yerlerdendir. Bir şey yapmadan öylece durursunuz ve tam karşınızda, hayatınızdaki en büyük gerçeklerden biri durur. Aynadaki görüntünüz, gözünüzün içine bakmaktadır. Radyoda çalan Zeki Müren ya da Taner Şener, puslu düşüncelerinize eşlik eder. Ahmet Amca'yı tanıyanlardan O'nun hayat hikayesini dinlediğimde O'nu ne kadar çok merak ediyor olduğumu farkettim. Ben beş yaşındayken bile ihtiyar bir adamdı. Elleri buruş buruş, gözleri çukurlarına kaçmıştı. Dürüsttü, çalışkandı, titiz bir adamdı. Dükkanı pırıl pırıldı. Gerçek bir kalfası var mıydı hatırlamıyorum, onun yerine bir oyun çocuğu olarak ben vardım. Annem "haydi yemeğe" diye seslenince ayaklarımı sarkıttığım sandalyeden atlar ve eve koşardım. "Allahaısmarladık Ahmet Amca" der miydim bilmiyorum... Bayramlarda elini öptüğüm Ahmet Amca'nın elini bugün de öpmek isterdim ama "Allahaısmarladık Ahmet Amca" diyemeden bu kez O, uzun zaman önce ayrıldı... Aydın, Cumhuriyet Caddesi'ndeki dükkanının yerine elektrik malzemeleri satan plastik görünümlü ve kokulu bir "işyeri" açıldı.
    (Fotoğraf: Füsun Aydınlık)

    <$Blo6ents:

    <$BloBlogger siddhartha...

    <$Blofotoğrafın çok güzel olduğunu düşünüyorum.

    <$Blo25/5/06 19:07 <$Blo 
    <$BloAnonymous huzursuz...

    <$BloYazı çok daha güzel ve naif. Yüreğinize sağlık.

    <$Blo25/5/06 20:57 <$Blo 
    <$BloBlogger ece...

    <$BloÇok güzel yazılmış bir yazı ,güzel bir fotoğrafla şekillendirilmiş..Elinize sağlık..

    <$Blo25/5/06 22:09 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$Blo"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar."

    Alper Canıgüz, Oğullar ve Rencide Ruhlar, İletişim Yayınları

    <$Blo29/5/06 14:07 <$Blo 
    <$BloBlogger Handan...

    <$BloZamanda yolculuk yaptım sanki, teşekkürler.

    <$Blo2/6/06 12:50 <$Blo 
    <$BloBlogger olive...

    <$BloBanada yıllar sonra bir anımı hatırlattınız, Kaleminize saglık..

    <$Blo10/6/06 18:54 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder