• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloCumartesi, Ekim 01, 2005

    <$Blo


    Özlediğim, aradığım şeyin ne olduğuna karar verdim. Şu an oturduğum evin pencresinden başımı uzatıp karşıdaki parktan gelen çam kokusu, boğazın üstünden akan ılık rüzgarın taşıdığı deniz kokusuyla karışınca oldu bu. Büyük şehrin gürültüsü engel olmaya çalışsa da yirmi, yirmi beş yıl önceye gittim:
    Parlak güneş, ayağımda terlikler, toz toprak bir yol. Terliğin arkasını yere sürte sürte salınıyorum etrafta. Bakkala gidip sıcak ekmekleri kucaklayarak eve getireceğim. O zamanlar hem ekmekler büyüktü hem de ben küçüktüm. Kahvaltıda yiyeceğimiz beyaz peynir ve domatesin tadı ise bugünlerde hiç yok. Ta uzaklarda bir balıkçı teknesinin çıkardığı "pata pata pata" sesler karşıdaki dağlardan bile duyuluyordur eminim.
    Ailenin bütün fertleriyle bir aradayız. Bir sabah kahvaltısı kadar huzur verici bir şey olamaz bu dünyada. Hele on yaşındaysanız... Annemin çay bardaklarına bıraktığı çay kaşıklarının çıkardığı sesler, "mutluluğun sesleri" olarak kazındı ruhuma. Bugün de ne zaman bu sesi bir yerde duysam "işte mutluluğun sesi" derim içimden. Hatırladığım ise on yaşlarındayken yaptığımız kahvaltılardır. Plan hazırdır kahvaltı yaparken. Toprakta yalınayak bol bol koşturulacak, uyanır uyanmaz giydiğimiz şortumuzla denize girilecek, o zamanlar pek nadir olan bir arkadaşın deniz gözlüğünden bana da baktırması için biraz rica biraz da gazoz kapağı oyunu önerisiyle ticaret yapılacak...
    Güneş sabahları kara tarafından denize vurduğu için pırıl pırıldır sabahları. Cam göbeği suyun rengi yavaş yavaş ve uzaklara doğru koyu maviye, laciverte döner. Denizin durgun olması demek bütün gün denizde kalınacak demek, denizde taş sektirmece oynamak kolay demek. Rekor bende. Tam yirmi bir kez. Ama eğer ufukta lacivert rengin içinde tek tük beyaz noktacıklar varsa bu kötüye işaret. Rüzgar geliyor demek. Öğleye kadar denize girilecek, öğleden sonra ise dalgaların kıyıya yosun taşıması izlenecek, demek... Yosunlar denize girerken ayağıma dolanıyor ve hoşlanmıyorum, sanki içinden bir yaratık ayağımı ısıracak ve dolanarak yukarılara çıkacak gibi hissediyorum. Annemin söylemekten bıkmadığı şeyler var, anneler işte... Islak şortla durma, hasta olacaksın... Dizimde, dirseklerimde on yaşında bir oğlan olmaktan mütevellit kabuk bağlamış yaralar... Burnumda denizin ve ağaçların kokusu... Ağustos böceklerinin bu akdeniz manzarasını kusursuz hale getiren, ritmik, bitmek bilmeyen şarkıları... Gölgelerin serinliği, güneşin sıcaklığı. Sararmış saçlar. Necmi Amca'dan satın alınan sade gazozun tadı, ve cebe indirilen gazoz kapağı. Gazoz kapaklarından oluşturulan bir hazine. Türlerine göre özenle tasnif edilmiş, yeniler ve eskiler sıraya dizilmiş...
    Deniz suyu kurur, tuzu kalır tenimde. Sazlıkta minik kefal yavruları poşetle avlanır, yakalananlar bir şişeye konur, ve büyük bir avcı olmuş gibi hissedilir. Ama balıklar yaşamaz ölür bir gecede, ertesi gün bütün kafadarlarla tumturaklı bir cenaze töreni düzenlenir iki santimlik ölü balık yavruları için... Kibrit kutuları tabut.
    Özlediğim bu işte... Ümidim ise bir gün tekrar yaşanacaklar...

    Güzelçamlı-Kuşadası-Aydın-Türkiye

    <$Blo5ents:

    <$BloBlogger Handan...

    <$BloUnutmuştum bu gazoz kapaklarını ben, nasıl da toplardık gerçekten. Çamlıcanın kapaklarını severdim ben en çok, niyeyse. Şimdi de çocukların oynadığı aynı oyunlar aslında sadece artık cipslerden çıkan tasolarla oynuyorlar. Beş taş yerine projax ları var.Herşeyleri hazır, bakkalın kapısını önünde bulunan kapağın keyfini yaşayamıyorlar ne yazık.

    Ben de zamanda yolculuk yaptım sayende, teşekkürler Don Quijote.

    <$Blo1/10/05 23:33 <$Blo 
    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloBiz toz toprak içinde oluyorduk, oyun sonrası eve dönerken. İlk iş banyoya girilip eller bacaklar yıkanacak. Malum, kısa pantolon :). Çeteler kurar, gizli hazinelere sahip olurduk. Bi ara uçak yapmaya bile başlamıştık. Gerçek uçak! İnşaat artığı tahta parçaları, çiviler, bilimum ıvır zıvırla... Güzel günlerdi. Bir film önereyim hemen: Stand By Me. Hani şu meşhur şarkısı olan. (daha doğrusu meşhur şarkıyı filmin şarkısı yapmışlar) Nefis bir film. Yönetmeni Rob Reiner. Filmin uyarlandığı kitap, Stephen King - The Body. Korku filmi falan değil, Stephen King'in böyle şeyler yazabiliyor oluşuna şaşırabilirsiniz, izlemediyseniz.

    Şimdiki çocuklardan daha mutluyduk galiba...

    <$Blo2/10/05 09:18 <$Blo 
    <$BloBlogger Handan...

    <$BloHımm, bir de olamamış meyvaları komşunun bahçesinden gizlice alma serüvenleri var ki, o heyecan başka hiçbir şeyde yoktur herhalde..

    Dediğin filmi biliyorum ama seyretmedim rast gelip de.Şarkının da John Lennon versiyonunu severim nedense diğeri bayıyor beni. İlk fırsatta seyrederim filmi, teşekkürler tavsiyen için.
    StephanKing'in romanından uyarlanan bir film daha vardı sanki korku olmayan (Çok karışık bir cümle oldu ama neyse)hatırlamıyorum şimdi.

    <$Blo2/10/05 14:22 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$Blogreen mile da bir s. king filmiydi. Benimhatırladığım, başkları da vardır elbet.
    Don, her geçen gün daha güzel yazıyorsun...

    <$Blo2/10/05 23:18 <$Blo 
    <$BloBlogger Handan...

    <$BloHah, oydu işte beni dediğim film, sağol siddhartha, düşünmekten kurtuldum :)

    <$Blo3/10/05 00:30 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder