• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloSalı, Haziran 21, 2005

    <$Blo

    Bir roman okurken aniden kahkaha patlattığınız oldu mu hiç? Murat Menteş'in Dublörün Dilemması'nı okurken en azından bir kaç defa karşılaşacağınız bir durum bu.

    Kim bu Whitcomb Judson ?
    Biraz şarlatanlık, iyi kullanılırsa, zekaya da yarar.
    [Giovanni Papini, Başkasının Yerine İntihar Etmek]

    Fonda, Modest Mussorgsky'nin Bir Sergiden Tablolar'ı çalıyordu. İbrahim Kurban'la evimdeki eski koltuklara yayılmıştık. Sanki dilimizi yutmuştuk da üstüne sigara içiyorduk. Çöplük'ün kapısına kilit vurmuştum. Ferruh Ferman olmak, hayatımı tersyüz etmişti: Öksüz ve yetimken, Alzheimerli bir anneye kavuşmuştum. Albino olmamanın tadına varmıştım. Tamam, kekeliyordum ama kimse bu yüzden beni küçümseyemiyordu... Şimdi yeniden Kuzguncuk'taki evimdeydim ve Nuh Tufan'dım işte. İbrahim Kurban'a "Dikkat ettin mi, Ferruh Ferman, Ricardo Darin'e ne çok benziyor... Whitcomb Judson'ı da andırıyor'' dedim.
    "Ricardo Darin, Nueve Reinas'taki Marcos değil mi?''
    "Ta kendisi."
    "Peki, Whitcomb Judson kim?"
    "Whitcomb Judson'ı tanımıyor musun?"
    İbrahim Kurban, olanca serinkanlılığıyla "Hayır, tanımıyorum. Fakat şıkları sayarsan, belki doğru cevabı bulabilİrim."
    "Pekala..." Oturduğum yerde toparlandım ve biraz düşündükten sonra Whitcomb Judson'ın kim olabileceğine dair şıkları hızla sıralamaya koyuldum:
    "a) 1840'larda Eskimo köpekleriyle Rus tazılarını çiftleştirerek lngiliz emniyet teşkilatına büyük faydaları dokunan polis köpeği türünü elde eden bir çavuş.
    "b) 1956 Melbourne Olimpiyatları'nda Macar rakibine kafa atarak havuza kan bulaştıran Yeni Zelandalı su topu oyuncusu.
    "c) 'İnsan, boşa nefes tüketmemeli' diyen jazz trompetçisi. Ölüm döşeğindeyken son nefesini trompete üfleyebilmek için başucundakilerden yardım istediği rivayet olunur.
    "ç) Eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ı başarısız bir suikast girişimiyle onurlandıran İrlandalı piyanist.
    "d) 1590'da yürürlüğe giren batı tarzı Japon anayasasını hazırlayan kurula başkanlık eden hukukçu.
    "e) 1970'te, Channel 40'de canlı yayında ceketinden bir tabanca çıkarıp kendini vuran haber sunucusu. Elemanın son sözü ''Channel 40, haberleri en hızlı veren kanaldır. Şimdi bir ilke daha tanık olacaksınız...'' olmuştu!
    "f) Entomolojiyi [böcekbilim] politika ve sosyolojiyle harmanlamış bilim adamı. İktidara Yürüyen Böcekler adlı kitabı meşhurdur. Ayrıca, keşfettiği böcek türlerine, akrabalarının isimlerini vermiştir.
    "g) Kanadalı heykeltıraş. Meslektaşı olan ikiz kardeşiyle birlikte, yaşadıkları kasabada ikamet eden herkesin heykelini yapmıştı. Deliler, mahkumlar, özürlüler, bebekler de dahil tam 1039 kişinin heykeli, kasabaya serpiştirilmişti. 1964'te kasaba nüfusu, heykel sayısına eşitti. Kasabanın adı 'Statues Town' [Heykeller Şehri] olarak değiştirildi. Statues Town'daki heykel bolluğu enteresan olaylara yol açmıştı. Kasabada kavgalardan heykeller de nasibini alıyordu. Bir kimse düşmanını kışkırtmak, utandırmak, meraklandırmak, tehdit etmek filan istediğinde, gizlice onun heykelini tahrip ediyordu. Zamanla, kasaba ''Heykel Savaşları'' olarak da bilinen şiddetli çatışmalara sahne oldu. Sanki heykeller birbirleriyle çarpışıyordu. Yörede, 'heykel muhafızlığı' diye kazançlı bir meslek türedi. Sırf, heykeli dikilsin diye bir çok insan kasabaya göç etmişti. Judson kardeşler, göçmenlerin heykelini yapmaya yanaşmayınca, bölgeye heykeltıraşlar da göç etti! Ölülerin büyük bir kısmı, heykelinin başucuna dikilmesini ya da yanına gömülmesini vasiyet ediyordu. Yıllar geçtikçe, çoğu kimse 'Bu heykel artık bana benzemiyor, yenisi yapılsın' diye tutturuyordu...
    "ğ) Sessiz sinema döneminde dört filmde Frankenstein rolünü oynayan aktör.
    "h) Salakların Savaşı ve Budalaların Banşı romanıyla yaygın bir nefret uyandırmış yazar.
    "ı) 1986'da uzay mekiği Challenger infilak ettiğinde içinde bulunan talihsiz astronotlardan biri.
    "i) 1997'de, Papa II. ]ean Paul'ün idrar tahlili sonuçlarını yayınlayarak, dini bütün Hıristiyanların sokaklara dökülmesine sebep olan gazeteci.
    "j) Şiirlerinden ziyade, atalarından miras kalan ve zenginleştirmek için elinden geleni yaptığı kepçe koleksiyonuyla tanınan Galli bir şair.
    "k) 17. yüzyılda, Britanya'da görülen büyücülük ve cadılık davalarına bakan ünlü bir yargıç."l) Birkaç gün önce Belfast'ta vaşak çişi içerek ayin yaparken yakalanan bir satanist tarikat cemaatinin şefi.
    "m) Amerikalı kan verme rekortmeni. Hayatı boyunca 499,5 litre kan vermiştir. 1959'da bıçaklanarak öldürülmeseydi, 500 litreyi aşması işten bile değildi. Vicdansızlar, altın yumurtlayan tavuğu 'kesmişler' !
    "n) Buzdağlarını bombalayarak talim yapan Eskimo savaş pilotu.
    "o) Mississippi'nin Periloushill bölgesindeki ormanda, yılda bir kez düzenlenen ve yalnızca kör jokeylerin katılabildiği geleneksel at yarışlarında üst üste 13 sene (her defasında bir başka atın sırtında) birinci gelen şampiyon.
    "ö) Mattel adlı firmayı dava ederek 1 milyon dolar tazminat kazanan aile reisi. Bay Judson, küçük kızı Judy'e, Mattel'in yemek yiyen oyuncak bebeklerinden satın almıştı. Bebek, ağzına değdirilen plastik cipsleri filan ısırarak koparıyor ve çiğneyip yutuyordu. Küçük Judy; televizyon seyrederken içi geçen babasını uyandırmaya çalışırken bebekle dürtmüş, bebek de adamcağızın burnunu kapmıştı!"
    p) Kedilerden nefret eden besteci. Öyle ki, evinin penceresinden komşularının kedilerine yay gerip ok atardı! Kraliyet orkestrası onun bestelerini repertuara almadı. Çünkü kediler majestenin aklını çelmişti.
    "r) 1490'da Fransa kıyılarına akınlar düzenleyen Osmanlı donanmasının başındaki Piri Reis'in tayfalarından biri suda bir potkal buldu. Şişeyi kınp içindeki kağıdı okudu: 'Gemi yanıyor! Ve biz ruhlanmızı Tanrı'ya emanet ediyoruz!.. Binbaşı Whitcomb ]udson -1488, Biscayne Körfezi.'
    "s) 1913'te ilk 'kare bulmaca'yı düzenleyen tembel muhabir. Kısa zamanda tüm Avrupa ve Amerika'yı saran bulmaca çılgınlığı, sözlük satışlarının patlamasına yol açmıştı.
    "ş) XVI. yüzyıl Avrupa'sının en uzun sakallı adamı olarak tanınan mimar. Elinde bir şamdanla merdivenden inerken sakalına takılıp yuvarlandı ve öldü. Şamdandaki mumlar sakalını tutuşturduğu için, tabuta parlak bir suratla girdi.
    "t) Uçak taşıyan denizaltının mucidi.
    "u) Charles Darwin'in kuzeni. İdam mahkumlannı asmakta kullanılacak ipin ideal uzunluğu ve kalınlığını hesaplamış, konuyla ilgili bir broşür yayımlamıştır.
    "ü) 32 sene boyunca hastalarının ağzından söktüğü 28 bin çürük dişi biriktiren diş hekimi. Bu dişleri, ağız sağlığının önemini vurgulamak amacıyla sergilemişti.
    "v) Geliofobi [gülme korkusu], koulrofobi [palyaçodan korkma] ve haptofobiden [dokunulmaktan korkma] mustarip stand-up'çı.
    "y) ABD'de hayvanlar arası spor müsabakalan düzenleyen organizatör. Her yıl Ekim'in ilk 4 günü yapılan müsabakalarda 300 kadar hayvan atletizm, jimnastik, yüksek atlama, halat çekme, direğe tırmanma, buz pateni, su balesi,voleybol, basketbol ve futbol dallannda yanşıyor. Fil, at,keçi, domuz, leopar, ayı, maymun, köpek, devekuşu ve leyleklerin katıldığı oyunların açılışında geçen yıl ABD bayrağı bir papağan tarafından göndere çekilmişti.
    "z) 1934 Mayıs'ında Polly Hamilton adlı garson kızın tanışıp ilişki kurduğu yakışıklı. Polly ile Whitcomb'un birlikteliği 22 Temmuz akşamına kadar sürdü. Çünkü, aşıklar sinemadan çıkarken, genç adam polisler tarafından kurşunlandı. Whitcomb Judson diye biri gerçekte yoktu. Adamımız, FBI tarafından bir numaralı halk düşmanı ilan edilen, yüzlerce silahlı soygun yapmış gangster John Dillinger'dan başkası değildi! Polly'e kendini Whitcomb Judson olarak tanıtmıştı! ,,

    İbrahim Kurban tatlı bir yorgunlukla sordu: "Yani, Whitcomb Judson diye biri yok mu?"
    "Var tabii ki. "
    "Kimmiş?"
    "Şıklardan birini seçmeyecek misin?"
    "Şovunla beni etkiledin. Artık gerçeği duymak hakkım."
    "Whitcomb Judson, fermuarın mucidi. 21 Eylül 1922'de öldüğünde, Chicago'da bütün fermuarlar yarıya indirilmiş."

    İbrahim Kurban samimi bir ifadeyle gülümsüyordu.

    (Murat Menteş, Dublörün Dilemması, İletişim Yayınları, 2005, sayfa: 77-81)

    <$Blo17ents:

    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloÇok ilginç... Çok ilginç sayın roma hükümdarı Yüreklius. 2 gün önce Murat'ın kitabını aldım ve okumaya başlamıştım. Jeffrey Sachs vakasına böyle yanıt veriyorsunuz ha! :) Şükranlar.

    <$Blo21/6/05 16:53 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloBakınız şu da ilginç: Sizden geçen Cuma Laço Tayfa'yla beraber aldığım Radio Tarifa albümünün ilk şarkısı 2-3 gündür kulağımdaydı ve mütemadiyen Muwashah'ı mırıldanıyordum. Dün akşam okumaya başladığım kitapta (Endülüs, İlker Özünlü,T.İş Bankası Yayınları) bu gruptan bahsediliyordu. Radio Tarifa meğer Endülüs kökenli bir grupmuş. Adını da İspanya'ya Tarık Bin Ziyad'dan evvel, öncü kuvvetlerin komutanı olarak ayak basan Tarif Bin Malluk'tan alıyormuş.

    <$Blo22/6/05 08:59 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloBakınız ilginç bir şey daha oldu: Düşler ve Erdemler'e bir önceki yorumu yazdıktan sonra Akşam gazetesini açtım ve Endülüs kitabının yazarıyla yapılmış bir röportaja rastladım.

    http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/06/22/roportaj/roportaj1.html

    <$Blo22/6/05 09:08 <$Blo 
    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloMuwashah'ın Nicos'lu enstrumental versiyonunu da beğendiniz mi?

    <$Blo22/6/05 09:13 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloGercekten ilginc ve hos bir kitaba benziyor...

    <$Blo22/6/05 17:12 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloNicos versiyonu da güzel... Lakin vatandaş Yunanlıyım diye ortalıkta dolaşmasın. Resmen Türk müziği yapmış...

    <$Blo24/6/05 14:44 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloDublörün Dilemması, elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız türden bir kitap... Kurgu müthiş. Filmi yapılsa Ucuz Roman gibi birşey çıkar ortaya.

    <$Blo24/6/05 14:52 <$Blo 
    <$BloBlogger TaRa...

    <$Blosevgili yureklius,

    yunanistan'a hic gittiniz mi bilmem ama orada bir sure yasamis ve orayla hala baglarini koparmamis birisi olarak diyebilirim ki turk/osmanli etkisi sadece muzik degil diger pek cok alanda gorulebilmekte.

    yuzyillar boyu bu iki kulturun paylastiklarinin ve birbirlerinden ogrendiklerinin etkilerine gunumuzde rastlaninca, kim kimden kopyalamis polemigine girmeden takdir edilmeleri gerektigini dusunuyorum nacizane.

    karagoz sanatimiz mesela bu konuya cok guzel bir ornek. prag'da karagoz macerami anlattigim yazimda, bu konuyu cok guzel inceleyen 1959 tarihli bir Prof.Sabri Esat Siyavuşgil makalesine baglanti vermistim, bakmak isterseniz adresi soyle;

    http://turkgolge.sitemynet.com/sabri_esat_siyavusgil.htm

    tara

    <$Blo24/6/05 17:33 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloKaragöz benzeri bir gölge oyunu hatırlarsanız Coppola'nın Dracula'sında da vardı.
    Gerçekten, Nicos Akdeniz'den kaynaklanan ve bir harman olmuş, ne tam bize ne de tam bir başkasına mal edilemeyecek ezgileri iyi toparlamış ve yorumlamış, bravo! (geçtiğimiz yazdan beri bütün yıl arabamda nicos çaldı da)
    Yalnız Radio Tarifa'yı Nicos kadar beğendiğimi soyleyemeyeceğim

    <$Blo24/6/05 21:06 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloDublörün dilemmasını en yakınbir zamanda okuyacağım...

    <$Blo24/6/05 21:07 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloSayın Tara;
    Prag'da yaşıyorsunuz sanırım?
    Bana Kutna Hora'daki İskeletler Kilisesindeki iskeletlerin kökeni hakkında bilgi verebilir misiniz?
    (Bu arada şu şerbetçiotu tarlalarını ben de çok merak etmiştim, sayenizde öğrenmiş oldum)
    svefay@yahoo.com

    <$Blo24/6/05 21:09 <$Blo 
    <$BloBlogger TaRa...

    <$Blosite yoneticilerinin de meraklandiklarini umarak siddhartha'nin sorusunu burada da cevapliyorum :)

    kutna hora iskeletlerinin kokeni kisaca, orta cag din savaslari -cek husscular(hussite-rahip jan hus onderliginde baslayan protestan akima katilanlar) alman katoliklere karsi- sirasinda veba/kolera salginlarinda olenler.

    prag-matikte bahsedecegim bu kilise hakkinda iyice bir arastirdiktan sonra.

    tara

    <$Blo24/6/05 23:31 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloKaynak gösterilerek iktibas yapılmasında mahzur görmüyorum. Hatta şerh düşülerek yeni eserler de oluşturulabilir. Derdim, işin kaynağının, çıkış yerinin unutulmaması. Yunanlı müzisyenlerin müziklerini/müziğimizi evrensel boyuta taşımada bizden daha başarılı oldukları gerçeği karşısında da takdir hislerimi ifade etmek isterim.

    Yunanistan'da uzun süre bulunmadım ama 2-3 kısa süreli ziyaretim oldu. Bunlardan birinde, Rodos'un Kale İçi (Palya Poli/Old Town) bölgesinde, bir dönem adada valilik yapmış olan (bizim de Üsküdar sırtlarındaki korusundan ismine aşina olduğumuz) Fethi Paşa'nın inşa ettirdiği saat kulesinin, sevgili dost ve komşu ülke turizm ofisi tarafından "Byzantian Tower" olarak takdim edilmesine teessüfle şahit olduğum için, kendi kültür değerlerimize her fırsatta sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Bu arada önceki "Nico Efendi'nin Türk müziği yaptığı" şeklinde ifademi geri almak istiyorum. Herhalde ilk aklımda kalan melodilerin ve çoğunlukla kullanılan enstrumanların etkisiyle öyle bir yargıya varmışım. Şimdi bir daha dinleyince, ağırlık Doğu olsa da, albümün adı gibi Akdeniz müziğidir icra ettikleri diye düşünüyorum.

    <$Blo27/6/05 13:53 <$Blo 
    <$BloBlogger TaRa...

    <$Blodusuncelerinizi cok guzel dile getirmissiniz sevgili yureklius :)

    ama teessufle sahit oldugunuz olay emsalsiz degil ne yazik ki; tanidigim pek cok turk ve yunan bu tur tecrubelerle dolu.

    neyse ki son 10 yildir daha iliman bir hava var; iki kultur birbirini tanimaya daha hevesli, sanattan is dunyasina pek cok alanda ortak etkinlikler duzenleniyor.

    umalim, her iki ulkede de hala devam etmekte olan "byzantine tower" tarzi hinlikler kisa zamanda duzelsin!

    ve evet, ben de kendi kültür değerlerimize her fırsatta sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum ve evet, isin kaynagi cikis yeri unutulmamali.

    <$Blo27/6/05 19:26 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloMısır'da Kavalalı'nın yaptırdığı camiiden başka bir Osmanlı izine rastlamamak şaşırtmıştı beni. Buna karşın hemen her satıcıdan veya taksi şoföründen şu lüzumsuz lakırdıyı duyarak "yavaaeş yavvaeş HAssann Şaeşş" muhabbete başlamaktan gına gelmekle birlikte hala bir Turk sempatisi mevcuttu.
    Tabii biz kendi kısır iç çekişmelerimiz, sahip olduğumuz gücü küçümseme, tembellik, asabilik, geçmişe değer vermeme gibi kara meziyetlerimizi bırakmazsak, sahip olduğumuz her iyi değer başkaları tarafından sahiplenilecektir. (Mısır'da mesela Uzo vardı içkili restoranlarda ve free shoplarda.)
    Bu arada şu anda çok revaçta olan popüler fantazi-arabesk müzkçilerimizin de Mısırlı şarkıcıların eserlerini aynıyla ülkemize getririp bazen birebir çevirerek halkımızın önüne koyduklarını öğrendik, bu da işin ayrı bir boyutu tabii.

    <$Blo28/6/05 10:59 <$Blo 
    <$BloBlogger TaRa...

    <$Blobazen oluyor oyle, bana da mesela "galetesaraey, haeken sukuuur, sertaap, sezen aksou, nazim hikmet, aziz nesin, ergodan, fazil sey he he!" falan diyorlar. insanlarin ilgi alanlarina gore degisiyor kisiler/olaylar. ortak bir nokta/konu bulmaya calistiklari icin sempatik buluyorum.

    basmakalip dusuncelerle yaklasanlara ise tahamullum sinirsiz, elimden geldigince duzeltmeye calisiyorum yanlislari kendi dogrularimla ama tikandigim zamanlar olmuyor degil.

    uzo demissiniz, sizi uyaririm, uzo-arak-raki farkini ickiden anlarim diyen birisi gayet iyi bilir. uzoyu aperatif alir cereziyle yudumlar, arakla mezeye baslar, rakiyla devam eder, yemegini yer ve bitirir. ilk ve son onemlidir pek cok kisi icin, raki da uzo kadar bilinir zira, ozellikle de tadanlar farkini.

    ama uzoyu her freeshoptan alabilirsiniz, raki icin ya turkiye'ye gelmelisiniz ya da gercek bir turk lokantasina gitmelisiniz! bir bira ya da sarap cesitleri gibi goruyorum raki ve kuzenlerini.

    <$Blo28/6/05 14:20 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloGeçen hafta sonu Hotbird'de zaplarken kısa bir süre içinde, Türkçe versiyonunu bildiğim 2 şarkıyla karşılaştım. Birinde Fas kanalında (2M Maroc) hormonlu Tayfun (Kayahan'ın eski damadı, şarkıcı) diyebileceğimiz bir tip, bizim sabahları yayınlanan stüdyo programlarına benzer bir ortamda Hakan Peker'in Karam'ını söylüyordu. Diğerinde de PMC'de (Persian Music Channel) bir grup, dağlarda tepelerde çektikleri bir klipte, Çelik'in "yana yana buraları dolaşıyorum, nazına ölüyorum, vs." şarkısını farsça icra ediyordu.

    Artık kim kimden almış, alırken özgün besteciyi belirtmiş mi bilemiyorum...

    <$Blo29/6/05 10:36 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder