• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloPerşembe, Kasım 16, 2006

    <$Blo



    Kalbin elektrik aktivitesini saptayabilmek ve bunu görünebilir hale getirmek için 19.yy’ın sonlarında başlayan çalışmalar Augustus Waller’in önemli hamleleriyle belirgin bir hız kazanmış ve bunun sonucunda bugün temel tıp pratiğinde yaygın olarak kullanılan elektrokardiyografi bulunmuştur. Bu sayede kalbin elektriksel hareketi, ritmi ve hızı vb. hakkında elektrokardiyograf kullanılarak artık birkaç dakikada kağıt veya bir ekran üzerine aktarım ile kolayca bilgi sahibi olunabilir.
    Elektrokardiyografinin elde edilmesinin ardından birçok kalp hastalığının tanısı ve buna bağlı olarak da tedavisi kolaylaşmış, mesela ciddi bazı ritim bozuklukları basitçe tanınabilir hale gelmiş ve uygun tedavileri yapılabilmiştir. Elektrokardiyografi için yola çıkan insan şu anda elektrofizyolojik yöntemler ile kalp odacıkları içerisinde anormal ritim çıkaran kısımları hücresel düzeyde lazer, radiofrekans işlemciler vb. yöntemler ile doğrudan saptayıp ortadan kaldırabilir haldedir.
    Kalbin yavaş atmasına (veya hızlanamamasına) neden olan önemli ritim bozukluklarının EKG yolu ile saptanabilmesinden sonra bunlara dışarıdan müdahale edebilir miyiz sorusunun getirdiği önemli bir teknolojik gelişme 1960’lı yıllarda kullanılmaya başlanılan kalp pilleridir. İlk yıllarda bunlar büyük, kaba görünümlü, az ömürlü, kalp içindeki telleri sert bir haldeyken ve çok az ve seçili hastalara uygulanabilirken şimdilerde neredeyse aylık bebeklere dahi takılabilecek hale getirilmiş, 30 gramlık, 2-3mm kalınlığında 3-4 cm genişliğinde aletlerdir.
    Bir sürü hayat kurtuldu bu sayede.
    Biz kalpten devam edelim yine…
    Hemen hepimizin çevresinde, ailesinde veya çok yakınında mutlaka kalp krizi geçiren, kalp ameliyatı, hani meşhur bypasstan olanlar vardır mutlaka, bilmem kaçınız düşündü bu ameliyatların nasıl yapıldığını? Elbette öyle kendiliğinden gelişmeler veya rastlantılarla olmadı tüm bu gelişmeler. 1950’li yıllarda üstat Lillehei ve arkadaşları kalp hastalıklarından ölümleri azaltabilmek, birşeyler yapabilmek için şunu düşünürler: hasta bir kalbi onarabilmek için ona hakim olmamız, yani onu durdurmamız, devreden çıkarmamız gerek, ama bunu yaparsak organlara oksijeni neyle sağlayabiliriz? İşte bu temel soruyu çözmek için çok çalışan bu insanlar sonunda pompa, cardiopulmoner bypass aletini geliştirdiler ve başarıyla kullanmaya başladılar. Şimdilerde daha da geliştirilen bu alet sayesinde 3 kg’lık bebekler dahi en ağır hastalıklardan kurtulabilir hale geldiler.
    Birçok hayat kurtarıldı bu sayede.
    Birkaç yıl önce, çok değil milenyuma girmek üzereyken ülkenin dördüncü büyük şehrinde 4 kardeşin birden birkaç gün arayla difteri nedeniyle öldüğünü, tetanos nedeniyle yenidoğan bebeklerin kaskatı halde günlerce yaşam savaşı verdiklerini gördüm. Bu çocukların şanssızlıkları aşılara inanmayan veya aşıların onları kısırlaştıracağını düşünen ebeveynlerinin olmasıydı.
    Robert Koch sayesinde tüberküloz ince hastalık olmaktan çıktı, Pasteur ve Jenner sayesinde kuduzla başedildi ve çiçek gibi kitlesel ölümlere yol açan bir hastalık ortadan kaldırıldı.
    Ve çok geriye, ta Arşimed’e kadar gitmeye gerek yok, sadece 100 yıl önce Marie Curie, patent ve para, şan ve şöhret kaygıları olmadan radyumun peşinden kansere koşarak ölmedi mi?
    Çocuklarımıza bırakacağımız gelecekte hala akıla ihtiyacımız olduğunu, bizim ve bizim gibi doğulu toplumların henüz Akla Veda diyecek durumumuz olmadığını düşünüyorum. Ve evet bence yaşasın Bilim!


    <$Blo2ents:

    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloAklın insana ait en belirleyici ve en korunması gereken özellik olduğunu biliyoruz. Bu konuda bir sıkıntı yok. Akla ve Bilime karşı tezler geliştiriyor da değilim. Çocuklarına aşı yaptırmayan insanların da akla karşı tezler geliştirdiği için bu şekilde davranmayı seçtiklerini zannetmiyorum. Eğitim ile akılcılığı eş tutmayalım. Kanımca akıllı insan, aldığı eğitimi kendi ve toplumu için en iyi kullanabilendir. Aynı şekilde eğitimli kişi de aklına ve akılcılığına "gereken" önemi verebilendir. Benim dert edindiğim ve sıkıldığım konu aslında basit: Bilim, sadece "nasıl" sorusunun cevabını verir. "Maddesel iki kütle birbirini nasıl çeker?" bu soru bilimi ilgilendirir. "Neden?" sorusu bilimin alanında değildir çoğu zaman. Bu önermeme "bitkiler neden yeşildir" deki "neden"i dahil etmeyin, dilbilimsel açıdan geçerli bir önerme ortaya atmadığımın farkındayım. Genel olarak "Nasıl?" sorusu yaşadığımız evrenin işleyişini anlamaya yönelik bir sorudur. "Neden?" sorusu ise biraz daha derindir. "İki kütle neden birbirini çeker?" ya da "bitkiler neden yeşildir" sorularına verilecek açıklayıcı cevaplar "peki ama neden?" diye ikinci bir soruyla karşılaşırsa "neden?" sorusunu burada ne anlamda kullandığım daha kolay anlaşılabilir, sanıyorum. Yazınızda anlattığı haliyle bilime karşı olmak için aklı tamamen inkar ediyor olmak gerek. Benim itirazım bilimin "neden?" sorularına da cevap veren merci olarak atanmasıyla ilgili. Ve bu atamayı yapanlar tüketim lordlarından başkası değilmiş gibi geliyor bana. "Neden?" sorularının cevap aranacağı yer felsefedir ya da dindir. Bilimi yeni bir din yeni bir mitos haline getirmek birilerinin işine geliyor olabilir.

    Biz yaşadığımız evreni ve doğayı neden daha iyi anlamaya çalışıyoruz? Yani neden bilime ihtiyacımız var? "Bilgi güçtür" diyenler, olayı Los Alamos'a kadar götürdüler. Oradan da Hiroşima ve Negasaki'ye... Bilim bizi daha iyi insanlar olmaya götüren bir araçtır. Yaşadığı evreni iyi tanıyan bir insan, kötü bir insan olma olasılığını azaltıyordur. Bilim'i, mutlak doğrular bütünü olarak görme eğilimi popüler medyanın marifeti. Oysa bilim sadece modellerden oluşuyor. Bilim bize evren hakkında mutlak doğruları söylemiyor. Kaldı ki "hayatın anlamı" konusu, bilimin, bırakın cevaplamak yanına yaklaşamadığı bir soru belki de. Hayatın anlamı Schrödinger denklemlerinde yazmıyor. Ancak bu denklemleri öğrenen insanoğlu kendi felsefesi ya da inancıyla bunu yorumlayıp kendince bir dünya görüşü kuruyor. Bundandır ki bilimadamları içinde koyu dindar olanlar da var ateist olanlar da. Yorum yine insana kalmış... Heisenberg mistik bir adamken Dirac tam tersi olabiliyor. Garip değil. Malzeme aynı: İnsan.

    Özetleyeyim: Bilimin mitoloji veya din haline gelmesi, sokaktaki insanı manuple etmenin bir yolu olarak kullanılıyor. Sokaktaki insanın iyi bir tüketici olması için gazlanan yeni bir din ortaya çıktı. Bilim-teknoloji dini. Dolayısıyla sözlerim bilim ve akıl düşmanlığı değil, tam tersine uyku halimizi saptama çabası. Aklıcılık her şeyi yerli yerine koymayı gerektiriyor.

    Öte yandan günümüz dünyasında "bilim yapmak" için hangi şartları sağlamanız gerektiğini de bir hatırlayın. Bir kariyer ve meslek planlaması. Sonra da: bildiriler, jüriler, politik tedbirler, bütçeler, ödenekler, bürokrasi, yöneticiler, asistanlar, uluslararası dergiler, YÖK, gruplar, klanlar, maaş, geçim derdi...

    Keşke her şey popüler medyanın ezberlettiği gibi olsaydı. "Suç medyada" deyip geçmeyin, suç geçim derdi yüzünden "ok" diyenlerde de var.

    Ve son bir söz: Akıl insanın elindeki tek yetenek değildir. Tek başvuru kaynağı da değildir. Biz bütün duyularımız ve yeteneklerimizin toplamı olarak "insan" oluyoruz. Poincare, Heisenberg, Popper, Feyerabend de bundan bahsetmiyorlar mı?

    <$Blo16/11/06 14:33 <$Blo 
    <$BloAnonymous metin-thePoor...

    <$BloDoğruya doğru diyeyim!

    <$Blo4/12/06 17:47 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder