• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloÇarşamba, Eylül 07, 2005

    <$Blo

    Bu bölümün alçağı kaba tören yöneticisi Kotsuké No Suké’dir, Ako Kulesi efendisinin aşağılanmasının ve ölümünün nedeni ve haklı intikam buyurulduğunda gerçek bir soylu gibi, kendini yoketmek istemeyen uğursuz bir devlet memuru. Buna karşın, bu adam bütün insanların minnetini hakediyor, çünkü değerli doğruluklar doğurmayı bildi ve ölümsüz bir girişimin karanlık ve gerekli giriş noktası oldu. Yüz kadar roman, monografi, doktora tezi ve opera bu olguyu anıyor - damarlı ve lake porselenlerle lacivert taşlarının sevgi dolu tanıklığından ise hiç söz etmeyelim. Oynak selüloite kadar herşey onu kutsuyor, gerçekten 47 Hizmetli’nin Öğretici Tarihi -adı bu- Japon sinemasının en sürekli esin kaynaklarından biridir. Bu ateşli saygı gösterilerinin doğruladığı titiz övünç ise fazlasıyla yerinde: anında herkes için en doğrusu.

    A.B. Mitford’un, yerel rengin sunduğu kesiksiz süslemeleri bir yana bırakıp, ünlü olgunun devinimini vurgulamayı yeğleyen anlatısını izliyorum. Bu talihli “doğu zevki” eksikliği, bana metnin doğrudan Japonca aslından çevirildiği izlenimini veriyor.

    Çözülen bağ

    1702 yılının baygın baharında, Ako Kale’sinin şanlı efendisi, bir imparatorluk elçisini ağırlamak ve sıcak davranmak zorunda kaldı. İki bin üç yüz yıllık kibarlık, karşılama törenini bunaltıcı denecek kadar güçleştiriyordu. Elçi, imparatoru temsil ediyordu, ama yalnız anıştırma ve simge olarak: abartmak kadar, önemsememek de o denli yersizdi. Kolaylıkla yapılabilecek öldürücü yanılgıları önlemek amacıyla, Yedo saray erkânından bir memur, tören yöneticisi sıfatıyla elçiden önce gelirdi. Sarayın rahatlığından uzak, kendini sürgün gibi görünen dağlık sayfiyeye hükümlü, Kira Kotsuké No Suké, yönergelerini saygısızca bildiriyordu. Bazen buyurgan davranışını küstahlığa vardırıyordu. Öğrencisi, Ako Kalesi efendisi, bu incitmeleri görmezden gelmeye çalışıyordu. Karşılık vermeyi bilmiyordu ve disiplin her türlü şiddeti yasaklıyordu. Bir sabah, ustanın ayakkabı bağı çözüldü, o da bağlamasını istedi. Soylu kişi alçakgönüllülükle, ama öfkesini içine atarak söyleneni yaptı. Kaba tören yöneticisi ona, gerçekten yola gelmez olduğunu ve yalnızca bir beceriksizin böyle aptalca bağlayabileceğini söyledi.


    Kale efendisi kılıcını çekip, ona doğru savurdu. Öteki kaçtı, hafifçe çizilmiş alnından incecik kan sızıyordu. Birkaç gün sonra, askeri mahkeme saldırgan aleyhine karara varıyor ve intihar cezası veriyordu. Ako Kalesi merkez avlusunda, kırmızı keçeden bir kerevet dikildi, hükümlü üstünde belirdi, eline altından ve değerli taşlarla süslü bir hançer verildi, herkezin önünde suçunu itiraf etti, beline kadar yavaşça soyundu, geleneksel iki yarayla karnını açtı ve gerçek bir samuray gibi öldü, uzaktaki seyirciler kan görmediler, çünkü keçe kırmızıydı. Kır saçlı bir adam özenli bir kılıç darbesiyle başını gövdesinden ayırdı: danışman Kuranosuké, isim babası.

    Alçaklık taslayan

    Takumi No Kami’nin Kule’sine el kondu, hizmetlileri dağıtıldı, ailesi herşeyini yitirdi ve şerefi lekelendi, adı lanete hasredildi. Bir söylenti, canına kıydığı gece, hizmetlilerden kırk yedisinin bir dağın tepesinde toplanıp, bir yıl sonra olacakları en ince ayrıntısına dek tasarladıklarını anlatıyor. Doğrusu, zorunlu gecikmelerle hareket ettikleri, ve birden çok toplantının, dağın dik yamaçlarında değil, bir ormanın derinliğinde, içinde aynalar bulunan dörtköşe bir kutudan başka süsü olmayan beyaz, ahşaptan, sıradan küçük bir evde yapıldığıdır. Öce susamışlardı ve öç onlara ulaşılmaz görünüyordu.

    Kira Kotsuké No Suké, herkezin kin beslediği tören yöneticisi, evini berkimletmişti ve bir okçu ve kılıççı yığını tahtırevanını çevreliyordu. Namuslu, kesin ve gizli casusları vardı. Kimseyi intikamcıların elebaşı kabul ettikleri kadar gözlemlemiyorlardı: Kuranosuké, danışman. O da rastlantı sonucu farkına vardı ve öç planını buna göre kurdu.

    Güz renkleri açısından, imparatorlukta benzeri olmayan kente, Kyoto’ya doğru yola çıktı. Kendini kerhanelere, kumarhanelere ve meyhanelere kaptırdı. Ak saçlarına karşın, orospularla, ozanlarla, hattâ daha beter cinsten kişilerle yakınlık kurdu. Bir keresinde, bir meyhaneden kovdular ve ertesi sabah, kafası kusmuk birikintisine düşmüş, eşikte uyur buldular.

    Satsumalı bir adam onu tanıdı, üzüntü ve öfkeyle: “Asano Takumi No kami’nin ölümüne yardım eden danışman değil mi şuradaki? Efendisinin öcünü alacağına, kendini sefahata ve utanca mı veriyor? Ey Samuray adına yakışmayan sen!”

    Uyuyanın suratına tükürüp, üstünden geçti. Casuslar bu edilgenliği aktardığında Kotsuké No Suké’nin içi rahat etti.

    Olaylar bununla bitmedi. Danışman karısını ve en küçük oğlunu kovdu ve genelevden bir kız satın aldı; bu görülmedik alçaklık, düşmanın yüreğini şenlendirdi ve sakınımlı gözetimini gevşetmesini sağladı. Sonunda, muhafızlarının yarısını işten çıkardı.

    1703 yılının korkunç kış gecelerinden birinde, kırk yedi hizmetli Yedo bölgesinde, bir köprü ile iskambil fabrikasının hemen yakınındaki terkedilmiş bir bahçede buluştular. Efendilerinin bayrağını taşıyorlardı. Saldırıdan önce, komşuları uyarıp, suikast değil, kesin adaletli bir askeri darbe olduğunu açıkladılar.

    Yara izi

    İki grup, Kira Kotsuké No Suké’nin sarayına saldırdı. Ön kapıya saldıran ilkine danışman önderlik ediyordu; ikincisinin başında ise, daha on sekiz yaşını bitirmemiş ve aynı gece ölen büyük oğlu vardı. Tarih, son derece bilinçli bu karabasanın birçok anını biliyor: halat merdivenlerden tehlikeli sarkaç inişi, davul sesleriyle saldırı, kuşatılanların şaşkınlığı, damlara yerleşmiş okçular, insanın dirimsel organlarına doğru okların amansız uçuşu, kanla sulanan porselenler, kısa zamanda buz tutan ateşli ölüm; ölümün utanmazlığı ve kargaşası. Dokuz hizmetli can verdi; savunucular daha az yılmaz değildi ve teslim olmayı reddettiler. Gece yarısından az sonra tüm direniş kesildi.

    Kira Kotsuké No Suké, bu bağlılıkların yüz kızartıcı nedeni, ortalıkta görünmedi. Altüst olmuş sarayın her köşesinde onu aradılar, ve danışman, yatağındaki çarşafların hâlâ ılık olduğunun farkına vardığında, bulmaktan umut kesmek üzereydiler. Yeniden aramaya koyuldular ve bronzdan bir aynanın ardına gizlenmiş dar bir pencere buldular. Aşağıda, karanlık küçük bir avluda, beyazlar giyinmiş bir adam onlara bakıyordu. Titreyen bir kılıç sağ elindeydi. İndiklerinde, adam karşı koymadan teslim oldu. Bir yara izi alnını çiziyordu: Takumi No Kami’nin çeliğinin eski izi.

    İşte o zaman, kanlı hizmetliler, bu tiksinç adamın ayaklarına kapandılar, aşağılanması ve ölümünden suçlu olduğu Kule efendisinin subayı olduklarını söylediler ve gerçek bir samuray gibi intihar etmesi için yalvardılar.

    Onun köle ruhuna bu onuru sunmaları boşunaydı. Onura erişmesi güç bir adamdı; tan sökerken başını vurmak zorunda kaldılar.

    Tanıklık

    Öçlerini duyurmuş (ama öfkesiz, yaygarasız ve acımasız), hizmetliler efendilerinin kalıntısını barındıran tapınağa yöneldiler.

    Küçük bir kazanın içinde, Kira Kotsuké No Suké’nin inanılmaz kafasını taşıyor ve elden ele geçiriyorlardı. Günün içten ışığında tarlaları ve taşra köylerini aştılar. İnsanlar, onları kutsadılar ve gözyaşı döktüler. Sendai prensi onlara konukseverliğini sundu, ama onlar da efendilerinin iki yıla yakın zamandır beklediği karşılığı verdiler. Alacakaranlıkta vardılar ve düşmanın başını sundular.

    Yüce divan, tutuklanmalarını buyurdu. Bekledikleri oldu: intihar etmeleri ayrıcalığı tanındı. Kimi ateşli bir dinginlikle, hepsi boyun eğdiler, hepsi efendilerinin yanıbaşında yatıyor. İnsanlar, çoluk çocuk bu bağlılığın örneği adamların mezarına gelip dua eder.

    Satsuma’lı adam

    Bu kutsal yolcuların arasında, bitkinliğinden ve üstündeki tozdan uzaktan geldiği belli olan bir delikanlı vardı. Danışman Oişi Kuranosuké’nin mezarı önünde saygıyla eğilir ve yüksek sesle: “Seni Kyoto’daki genelevin kapısı önünde yatarken gördüm ve efendinin öcünü tasarladığını düşünmedim; seni şerefsiz bir asker sandım ve yüzüne tükürdüm. Senden özür dilemeye geldim” der ve harakiri yapar.


    Yürekliliği başrahibe dokunur ve onu da hizmetlilerin yattığı yere gömerler.

    Kırk yedi dürüst adamın öyküsünün sonudur bu – sonu varsa eğer, çünkü dürüst olmayan, ama bir gün olma umudunu yitirmeyen bizler, öteki insanlar, en azından sözcüklerimizle onları kutlamayı sürdüreceğiz.



    Jorge Luis Borges
    Alçaklığın Evrensel Tarihi
    (Historia Universal de la Infamia) 1935
    Çev: Münir H. Göle

    <$Blo2ents:

    <$BloBlogger ece...

    <$BloBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    <$Blo7/9/05 16:38 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$BloJaponların onurları için kendilerini böyle "kolayca" öldürmelerinin arkasında, dünya hayatı ile ölümden sonrasını aynı hayat türü olarak görmelerinin yattığı gibi bir şeyler okumuştum. İncelemek lazım... NOT: "Harakiri" ifadesi biraz avam imiş, Japonlar aslında "seppuku" terimini kullanırlarmış.

    <$Blo9/9/05 16:42 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder