• Cumartesi Yazıları
  • Düşler ve Erdemler

    Kılavuzu Don Quijote olanın burnu Cyrano gibi olur.

    Google
     
    Web Düşler ve Erdemler'de
    <$BloCumartesi, Ağustos 27, 2005

    <$Blo

    İngilizler’in taktığı isimle “Çöl Kaplanı” Fahrettin Paşa I. Dünya Savaşı’nda Medine’yi tam 2 yıl 7 ay boyunca savundu. Fahrettin Paşa bunun yanında askeri için “Mehmetçik” ismini günlük emirlerde kullanması, bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan kutsal emanetleri İngilizler’in ve Hicaz Emiri Hüseyin’in eline geçmeden İstanbul’a göndermesi ile de askeri tarihimize geçdi.

    Bu kahraman komutan ve askerleri 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra bile uzun süre teslim olmayı reddettiler. Fahrettin Paşa bu isteği reddederek şöyle der: “Ben Peygamberimin kabrini kimseye teslim edemem!". Hatta tarih kaynakları İstanbul hükümeti'nin emrini tebliğ için gelen subayı Fahrettin Paşa'nın bir odaya kapadığını ve bu bilginin Medine'de yayılmasını engellediğini yazar. Fahrettin Paşa uzun süre yazışmalarla İstanbul'u oyalar ve şehri teslim etmez. Neticede Fahrettin Paşa'nın Medine’de kalması imkansız hale gelir. Çünkü o artık görevinden alınmıştır. Bunun üzerine, Paşa tekrar Resülullah'ın huzuruna çıkar ve göz yaşları içerisinde silahını Peygamberimize teslim ederek halini arzeder, vedalaşır...

    Bu savunma sırasında sadece düşmanla değil, yazın 40-50 derece arasında değişen sıcakla ve açlıkla da mücadele edildi. Fahrettin Paşa’nın Mehmetçik’lere verdiği aşağıdaki yazılı emir bu mücadele hakkında bize belki fikir verebilir.

    "Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da çekirge gibi kanatlı ve uçuyor. Nebatat ile besleniyor. Serçe kadar asabi ve yediği şeyleri itina ile seçiyor. Temiz ve taze şeyleri yiyor. Hem de tiryaki ve keyif sahibi, tütün ve limondan pek zevk alıyor.


    ... Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika insanının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler çeviklik ve zindeliklerini çekirgelere borçludurlar. Çekirgeleri deve ve hecinler büyük zevkle yiyorlar. Kınığ’daki develer ve hecinler genellikle çekirge ile beslenir.

    Çekirgenin kati şifai özellikleri şunlardır: Dizlerin bağı çözülenlere, zayıflara, kuvve-i bahiyesi (şevket kuvveti) tenaküs edenlere, tesir-i azimi vardır. Romatizma için iksir gibidir. Şifa verici yeri bizzat yumurtalarında toplanmıştır. Biz maalesef bunları topraklara gömerek üzerlerine kireç döküp yok ediyoruz... Çekirgeyi tabiplerimize tetkik ve tahlil ettirdim. Neticesinde çekirgeden kemal-i sitayişle bahsetmekte ve faydalarını saymakla bitirememektedirler. Ziraatımıza zarar verdikleri bir gerçektir. Ancak birçok kuş ve hayvanlar da bunu yapmıyorlar mı? ... Çekirge hem bir gıda hem bir devadır. Av etleri gibi bundan da istifade etmeliyiz. Yediğimiz sebzelerin kısm-ı küllisinden daha ziyade faydalı olduğu tecrübe ile tahakkuk etmiştir... Medine’de pazarda okkası çürük para ile 7-8 kuruşa satılıyor. Sahil kasabalarında pek rağbet edilen ıstakoz ve karidesten hiçbir farkı yoktur. Her iklimde çekirge yenebilir ve ehli sünnet-i seniyyedir. Cenab-ı Peygamber efendimiz hadis-i şeriflerinde “Uhillet lena, meyyitani ve demmem” buyurmuştur. Manası: İki ölünün ve iki kanlının yenilmesi bize helal oldu. İki ölü çekirge ve balığın ölmüşleridir. İki kanlı ise karaciğer ve dalaktır. İmam Malik, ehline cevaz verilen çekirgenin başının koparılmasını yahut ateş üzerinde kavrulmasını şart koşmuş ise de Ulemayı Hanefiyye'nin çekirgenin ölüsünü bile helal addettikleri ve hiçbir kayda tabi tutmadıkları "Tenvirü’l Ebsarnam" adlı kitapta ve onu şerh eden "Dürrü’l-Muhtar" isimli eserde zikredilmiştir.

    Tarifler;

    1. Toplanan çekirgeler çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar kurutulur, ayakları ve başı koparılır, mütebaki beden kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenilir.

    2. Sıcak su ile haşlanır, başı ve ayakları ve kanatları temizlenir, hemen pişmek üzere olan pirinç veya bulgur pilavına karıştırılarak pişirilir.

    3. Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilir. Üzerine zeytinyağı ve limon gezdirilir.

    4. Çekirgenin kavrulan kısmı havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi gibi kutularda ve dağarcıklarda hıfzedilir. Bedevilerde en makbul tarzı budur, gazve zamanlarında yegane gıdalarını teşkil eder.

    Büyük bir dikkat ve ihtimam ile ve kendime mahsus bir titizlikle yaptırdığım tecrübelerle havass-ı tıbbiyesi tahakkuk eden ve yenmesi helal olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek, en hafif tabir ile nimet bilmezliktir. Dün karargah sofrasında çekirge tavası vardı, arkadaşlarımla birlikte pek tatlı yedim. Ve dil konservesinden pek iyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek güzel oluyor. Velhasıl dün çekirgeyi bahçeden defeder ve tenkil tedarikini düşünmezken, bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse tarifim veçhile istifade edilmesini ve bana hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlardan rica ederim."


    Kaynak: Kayıp topraklar- Ortadoğu'da Türk Askeri, Burak Artuner,

    Truva Yayınları, 2005




    <$Blo7ents:

    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    <$Blo27/8/05 19:42 <$Blo 
    <$BloBlogger Don Quijote...

    <$BloYazıyı okumadan başlığı görünce, "biz de sonunda yemek tarifi veren siteler kervanına katıldık" şeklinde yorum yazmıştım. Yazıyı okuduktan sonra ise olan biteni bir sinema perdesinde izliyor gibi hayal ettim. Gerçekten de filmleştirilmeyi fazlasıyla hakeden trajik bir olay.

    <$Blo27/8/05 20:00 <$Blo 
    <$BloBlogger siddhartha...

    <$BloTarihimiz kahramanlarla doludur...
    Yalnız bu emirnamede şunlar dikkat çekici değil mi?:
    1- Çekirge yemek yokluk nedeniyleyse zeytinyağı, limon suyu ve tahıl (bulgur), pilav da zor bulunuyor olması gerekir; ama burada sanki hani bıldırcın eti yerine şöyle pilavımızı çekirgeyle tatlandıralım havası oluşmuş.
    2- Bu çekirgeler bir şehri savunan orduyu besleyecek kadar çok muydu?

    Çanakkale savaşı sırasında da yazılı belge olarak askere verilen tayının ne olduğunu (veya olamadığını Hasan Pulur en az 3-4 yazısında vermişti) o belgenin daha çarpıcı olduğunu söyleyebilirim. Bulursam buraya da getireceğim.
    Kahramanlarımız çoktur, ruhları şad olsun...

    <$Blo31/8/05 10:11 <$Blo 
    <$BloBlogger White...

    <$BloBu overdose kritik bence...
    Bu emirde esas özellik bence yokluktan çok Fahrettin Paşa'nın savunmayı devam ettirebilmek için, çekirgeden hoşlanmadıkları için yemeyen askerlerini ikna çabası.. Bu çaba trajik, çünkü askerler birşey yemezse savunma devam etmez. Fahrettin Paşa, koca bir Paşa sırf bu amaç için askerlerini "Bakın ne kadar güzel ben yiyorum siz de yemelisiniz" şeklinde adeta reklamla, deliller bularak, hatta nimet bilmemekle itham ederek ikna etmeye çalışıyor...Doğru bıldırcın eti havası veriliyor ama zaten trajik olan bu çünkü biliyoruz böyle değil, çaba önemli..
    Aslında o bahsedilen limon vs'nin de olduğunu zannetmiyorum çünkü tariflerden özellikle salatası yanında kavrulup ezilerek saklandığı tarif öne sürülüyor...
    Açlık yönünden buna bel bağlandığına ve çekirge düşmesinden bahsedildiğine göre çekirgeler sürüler halinde geliyor olmalı, bazen haberlerde çıkan tarzda.. Bu da yeterli demek ki..

    Bu emir bir komutanın savunmasını devam ettirebilme iradesini, kararlılığını gösteriyor, bunun için adeta elinde olan herşeyi kullanıyor..

    <$Blo31/8/05 11:21 <$Blo 
    <$BloBlogger M. Selim Naiboğlu...

    <$BloTebrikler, elinize sağlık...

    Konu hakkında eklenecek o kadar çok şey var ki... O dönemleri böyle ayrıntılarıyla öğrenmediğimiz sürece anlamamız zor. Açlık,savaş, sıcak, salgın hastalıklar.


    1893 yılında sadece Mekke’de hac sırasında 40 bin kişi kolera salgınından ölmüştür. Keza bölgede ki ordular için salgın hastalık tam bir korku.

    Savaş yıllarında bir Osmanlı Vilayeti olan Beyrut’ta açlıktan ölen insanlar,
    4. Ordu’da Cemal Paşa’nın yanında görevli, Ali Fuad (Erden) tarafından
    şöyle anlatmaktadır:
    "Beyrut'un rahatını ve sükûnetini bozmaya cesaret eden şey, geceleri
    açlıktan ölen insanların iniltisi idi. Fakat bu iniltiler çok sürmez, zavallılar
    ölüp susarlardı ve sabaha karşı, şehir henüz uyanmadan önce, dün gecenin
    ölüleri ve bu sabahın cenazeleri, belediye temizlik memurları tarafından
    toplanır, yük arabalarına doldurulup müşterek bir hendeğe nakledilirdi.
    Öyle ki, güneş Lübnan'ın çoğu zaman karla örtülü dağları üzerinden
    azametle ve ihtişamla yükselmeye başladığı vakit; sokak çoktan temizlenmiş
    olurdu.(…)"
    "Bazı geceler, sokaklardaki iniltiler, elektrik ışığına boğulmuş konaklardan
    akseden musiki sesleriyle bastırılırdı. İhtimal ki o esnada, bu konakların
    salonlarında Sina Cephesi’nin yahut Medine'nin erzakından ayrılan
    buğdayın yahut bu buğdayı Lübnan'a ve Beyrut'a taşımak için yine
    Sina ve Hicaz Cephelerinin nakliyatından ayrılan vagonların ticaretini
    yapan zenginler, lakayt ve mes'ut, kendilerinin saadetini ve hanımlarının
    tuvaletlerini ve elmaslarını teşhir ederlerdi."
    "Başkumandan Vekili geldiği zaman, çok sıcak bir yaz gününün akşamı,
    Belediye bahçesinde, açıkta bir ziyafet verildi. Bir saat yenildi, içildi.
    Bu ziyafet esnasında, aç insanların tazallum ve şikayetleri, 'cûân', 'cûân'
    (açız, açız) sesleri duyulmadı ve bahçeyi çeviren demir parmaklıkların
    üstünden, bir parça ekmek yalvaran, açlıktan gerilmiş, büzülmüş, titreyen
    eller görülmedi."

    Yine Suriye Valisi ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa anılarında, 1916 yılı
    Mayıs ve Haziran aylarında başlayan iaşe krizinin Ağustos ve Eylül’de feci
    bir hâl aldığını ve “ahaliden birçoklarının gıdasızlıktan iskelet haline”
    döndüğünü yazmıştır:

    “Ahali iaşesi için ordu ambarlarından yardım etmeyeceğimi yazmış
    olduğum halde, tabiatıyla ahalinin bu sefil manzarası karşısında seyirci
    kalmak mümkün olamayacağından ordu ambarları tarafından mevcut
    nispette yardım etmekten geri durmuyordum.... Bütün devlet mektepleriyle
    Beyrut Amerikan talebesini ve muhacim devletler tebasından Beyrut’ta
    kalmış olan ailelerin bütün Marunî vesair mezhep ruhani reislerinin
    ve mülki memurların, resmi ve hususi hastanelerin birer senelik iaşelerini
    parasız ve kısmen parası mukabilinde kamilen ordu ambarlarından verdim.
    Bilhassa Marunî Patriği ile onun himayesi altında bulunan yetim evleri
    ve dini müesseseler için 1916 senesinde ücretsiz olarak üç yüz bin
    kilo zahire verdiğim gibi, 1917 senesinde de gerek para ve gerek zahire
    yardımında bulundum.”
    “Lâkin Beyrut ve Cebellübnan’ın dört yüz bini aşan umumi nüfusunun
    iaşesi için bu yardımlar hiç sayılırdı. Ben istiyordum ki, bu zavallılar
    için behemehâl dışardan, İspanya veya Amerika tarafından hususî bir
    yardımda bulunulsun. Bunun için Marunî Patriği tarafından Papa Hazretlerine
    bir mektup yazdırarak İsviçre Sefirimiz vasıtasıyla Papa’ya takdim
    ettirdim. Amerikan Üniversitesi Müdürü Dr. Blis tarafından Cumhurreisi
    Mr. Wilson’a rica ettirdim. İstanbul’a müteaddit defalar yazarak İspanya
    Kralı, Amerikan Cumhurreisi, Papa Hazretleri velhasıl her kim vasıtasıyla
    olursa olsun Beyrut’a dışardan beş-on bin ton zahire ve birçok tıbbî malzeme
    yetiştirilmezse, günahsız ahalinin felakete sürükleneceklerini ve açlıktan
    ve sarî hastalıktan meydana gelecek müthiş ölümlerin önünü almak
    bence mümkün olamayacağını bildirdim. Bir aralık adeta alay eder gibi
    pek az bir şey Kudüs fakirlerine dağıtılmak üzere Amerika Siyonistleri
    tarafından Yafa’ya gönderilmişti. Bunları getirenler ise, münhâsıran Kudüs’te
    Siyonistlik propagandası yapmak için birçok matbu evrakı da beraber
    getirmek gibi münasebetsizlikten geri durmamışlardı.”
    “Ve yine bir aralık iki bin ton zahirenin Amerika Cumhurreisi ve İspanya
    Kralı tarafından gönderilmek üzere olduğunu haber almıştık. Hatta
    vapurun İskenderiye’ye geldiğini de bize söylemişlerdi. O zaman İtilaf
    Devletleri işe müdahale ettiler. Bu zahireler Beyrut’a çıkar çıkmaz bizim
    tarafımızdan el konularak, orduya tahsis olunurmuş. Binaenaleyh hepsi ahaliye sarf edileceği hakkında teminat almadıkça vapurun Beyrut’a varmasına
    müsaade edemezlermiş. Birçok muhaberat da bu hususta cereyan
    etti. Nihayet tarihi hatırımda kalmamış olan bir zamanda bana sormuşlardı
    ki, bu zahireler Beyrut’a geldiği halde tevzi komisyonunda Papa’nın
    Beyrut vekili ile bir-iki Amerikalının bulunmasına müsaade eder miyim?”
    “Cevaben dedim ki, ‘Bu zahireler buraya gelsin de tevziatı için isterlerse
    hepsi Amerikalı, İngiliz ve İtalyanlar’dan mürekkep bir heyet teşkil
    ederim ve isterlerse İtilaf Devletleri tarafından vazifeli olarak gönderilecek
    bir iki zatı da bu komisyona dahil olmak üzere Beyrut’a kabul ederim.
    Elverir ki, zahireler buraya gelsin ve halk açlıktan kurtulsun. Zira bunca
    günahsız vatandaşın açlık ve sefaletten her gün sokaklarda düşüp düşüp
    öldüğünü görmek gibi elim ve fecî bir manzaradan bıktım usandım.”
    “Bu cevabım da Enver Paşa tarafından Amerika Sefiri Mr. Elkuse
    naklolunmuştu. Fakat bunun da tesiri görülmedi. Bilâkis İtilaf donanması
    Beyrut sahilindeki ablukayı şiddetlendirdi. Beyrut ve Lübnan’ın iaşesi için
    yelkenli gemilerle ve yine Suriye’nin diğer sahillerinden erzak getirilmesine
    başvurdum. Bu surette düşmanın casusluğundan pek ziyade kolaylık
    temin etmiş olacağımı nazarı dikkate almadığım halde düşman harp gemileri
    birer birer batırmaktan zevk alıyordu.”
    “O sırada Cebellübnan Ayin-Tura Manastırı’nda bin Ermeni çocuğu
    alabilecek bir yetimhane açtırdığım gibi Şam’da da bir çok Ermeni yetim
    ve dul kadınlarını yine ordu tarafından iaşe ediyordum. (...)

    <$Blo31/8/05 23:45 <$Blo 
    <$BloBlogger White...

    <$BloO dönemi anlamamız bence çok zor... Bugün içinde bulunduğumuz rahatlık içinde bize masal gibi geliyor.. O dönemi okuyarak, inceleyerek veya tüm hatıraları okuyarak bile anlamamız mümkün değil bence... ancak yaşamak gerek.. (Ama bunu sakın temenni kabul etmeyin, Allah göstermesin..)..
    Positler'e bu konudaki katkısı için teşekkür ediyorum..

    <$Blo31/8/05 23:59 <$Blo 
    <$BloBlogger Yureklius...

    <$Bloİstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 6-7 sene önce çıkardığı, 4 CD'lik "Türkülerimiz Söylenir 3 Kıtada" albümünü tavsiye ederim. Balkanlar'dan Kerkük'e Yemen'den Karadeniz'e kadar insanımızın has duyguları bu türkülerde toplanmış. Yaşanan acıları bir nebze hissedebilmek için...

    <$Blo1/9/05 08:52 <$Blo 

    <$BloYorum Gönder